Fransa… Rönesans’ın izlerini taşıyan, Aydınlanma düşüncesine yön veren, özgürlük, eşitlik ve kardeşlik ideallerini dünyaya duyuran bir ülke. İnsan haklarının, demokrasinin ve cumhuriyet düşüncesinin tarihsel merkezlerinden biri olan Fransa, bugün kendi değerleriyle yüzleşmek zorunda.
Bir zamanlar krallara karşı halkın iradesini savunan, insanlığın özgürlük mücadelesinde bir dönüm noktası olan bu ülke, bugün ekonomik sıkıntılar, toplumsal eşitsizlikler, yoksulluk ve adalet tartışmalarıyla çalkalanıyor.
Peki, ne oldu da özgürlüğün ve eşitliğin sembolü olan Fransa, kendi vatandaşlarının gelecek kaygısıyla yaşadığı bir ülkeye dönüştü?
Fransız Devrimi’nin dünyaya armağan ettiği üç büyük kavram vardı: Özgürlük, eşitlik, kardeşlik.
Bu sözler yalnızca Fransa’nın değil, bütün insanlığın ortak umutlarını temsil ediyordu. Ancak aradan geçen yüzyıllara rağmen şu soruyu sormak gerekiyor: Hukuk önünde eşit olmak, hayatın gerçeklerinde de eşit olmak anlamına geliyor mu?
Bir tarafta yükselen yaşam maliyetleri karşısında ay sonunu getirmeye çalışan emekliler, diğer tarafta kira, enerji ve gıda giderleri altında ezilen çalışanlar… Gençler arasında geleceğe ilişkin kaygılar, dar gelirli ailelerin yaşam mücadelesi ve toplumun farklı kesimleri arasındaki ekonomik uçurum, Fransa’nın çözmesi gereken temel sorunlar arasında yer alıyor.
Çünkü insanın karnı açsa, ev kirasını ödeyemiyorsa ve yarınından emin değilse, özgürlük yalnızca anayasal bir kavram olarak kalabilir. Gerçek özgürlük, insanın insanca yaşayabileceği ekonomik ve sosyal koşullara da sahip olmasıdır.
Fransa, Avrupa’nın en büyük ekonomilerinden biri. Güçlü kurumları, sanayisi, tarımı, turizmi ve sosyal devlet geleneği var. Ancak bir ülkenin ekonomik büyüklüğü, vatandaşlarının tamamının refah içinde yaşadığı anlamına gelmez.
Asıl mesele, üretilen zenginliğin nasıl paylaşıldığıdır.
Ekonomik kaynaklar toplumun belirli kesimlerinde yoğunlaşırken geniş halk kitleleri yaşam mücadelesi veriyorsa burada yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda siyasi ve ahlaki bir sorun vardır.
Yoksulluk, insanları yalnızca maddi açıdan zorlamaz. Toplumsal aidiyeti zayıflatır, kurumlara duyulan güveni sarsar ve gelecek umudunu aşındırır. İnsanlar kendilerini sistemin dışında hissetmeye başladığında, sokaklardaki öfke de büyür.
Fransa’da zaman zaman sokaklara taşan protestoları anlamak için bu toplumsal zemini göz ardı etmemek gerekir. Her protestonun nedeni aynı değildir; ancak ekonomik kaygılar, adalet talepleri ve siyasi temsil konusundaki tartışmalar, toplumsal gerilimin önemli parçalarıdır.
Bir ülkede adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz. Adalet; işçinin emeğinin karşılığını alabilmesinde, emeklinin insanca yaşayabilmesinde, gencin ailesinin ekonomik gücüne bağlı olmadan geleceğini kurabilmesinde de kendini gösterir.
İnsanlar kuralların herkese eşit uygulandığına inanmıyorsa, devletin kurumlarına duyulan güven zayıflar. Bu güven kaybı, ekonomik krizlerin ve siyasi anlaşmazlıkların etkisini daha da ağırlaştırabilir.
Fransa gibi cumhuriyet geleneği güçlü bir ülkede bile toplumsal huzurun kendiliğinden korunamayacağı açıktır. Demokrasi yalnızca seçim sandığından ibaret değildir. Demokrasi aynı zamanda vatandaşın sesinin duyulması, emeğinin değer görmesi ve hukukun üstünlüğüne güvenmesidir.
Fransa’nın tarihsel büyüklüğü yalnızca saraylarından, müzelerinden, sanatından ya da ekonomik gücünden kaynaklanmaz. Bu ülkenin insanlık tarihine en önemli katkılarından biri, aklı, eleştirel düşünceyi ve insan haklarını siyasal tartışmanın merkezine taşımasıdır.
Voltaire’den Rousseau’ya uzanan düşünsel miras, iktidarın sorgulanabileceğini ve toplumun daha adil bir düzen arayabileceğini gösterdi.
Bugün ihtiyaç duyulan şey de tam olarak budur: Sorunları görmezden gelmek değil, onları akılcı ve adil politikalarla çözmek.
Sosyal devletin güçlendirilmesi, çalışanların satın alma gücünün korunması, konut sorununa kalıcı çözümler üretilmesi, fırsat eşitliğinin geliştirilmesi ve kamu kurumlarına duyulan güvenin yeniden tesis edilmesi, Fransa’nın toplumsal huzuru açısından büyük önem taşıyor.
Elbette bütün sorunları tek bir hükümete, tek bir siyasi karara ya da tek bir ekonomik gelişmeye bağlamak doğru değildir. Fakat yönetimlerin başarısı, halkın yaşadığı gerçek sorunlara ne ölçüde çözüm üretebildikleriyle ölçülür.
Fransa bugün yalnızca ekonomik sıkıntılarla değil, aynı zamanda tarihsel idealleriyle mevcut toplumsal gerçekliği arasındaki mesafeyle de yüzleşiyor.
Dünyaya özgürlük, eşitlik ve kardeşlik mesajını veren bir ülkenin, kendi vatandaşlarının yoksulluk, güvencesizlik ve adaletsizlik kaygılarını görmezden gelme lüksü yoktur.
Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, zenginlerinin servetiyle ya da büyük şehirlerinin ihtişamıyla ölçülmez. Gerçek güç; en yoksul vatandaşının nasıl yaşadığı, en genç insanının geleceğe ne kadar umutla baktığı ve en yaşlı insanının ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.
Fransa’nın ihtiyacı olan şey yalnızca ekonomik büyüme değil, büyümenin nimetlerini daha adil paylaşan bir toplumsal düzendir.
Rönesans’ın, Aydınlanma’nın ve insan hakları mücadelesinin tarihsel merkezlerinden biri olan Fransa, bugün dünyaya yeniden bir ders verebilir: Eşitlik yalnızca bir slogan, özgürlük yalnızca bir vaat, adalet yalnızca bir hukuk metni olarak kaldığında toplumsal huzur kalıcı olamaz.
Ve unutulmamalıdır ki sokaklarda yükselen öfkenin arkasında çoğu zaman duyulmayı bekleyen bir halkın sesi vardır.
Murat Topçu