Beşiktaş Çınar Köşe Yazarı Zeynep İnan diyor ki… Şu günlerde ne zaman ocaktaki çaydanlığın o hafif tıkırtısını duysam, aklım hep aynı kelimeye takılıyor: Dem.
Biz Türkler için çay, sadece kahvaltıya eşlik eden ya da misafire ikram edilen bir içecek değildir; bir varoluş biçimidir, bir sabır imtihanıdır. Çayın demlenmesini beklerken aslında zamanın akışına teslim oluruz. Ama mesele sadece o ince belli bardaktaki tavşan kanı renk değil. Durup düşününce anlıyor insan; dem dediğin sadece çayın demi midir? Zamanın demi, insanın demi, hayatın bizzat kendisinin demi değil midir?
Hayat da tıpkı o kaynayan suyun içine bırakılan çay yaprakları gibi. İlk başta sert, hırçın ve ne yapacağını bilemez bir halde savruluyoruz o sıcaklığın içinde. Gençlik belki de o suyun ilk kaynama anı; telaşlı, köpüklü ve gürültülü. Ama sadece kaynamak yetmiyor. Ham kalıyor insan, çiğ kalıyor. Kendini hemen bardağa boşaltmaya kalkarsan ne rengin renk oluyor ne tadın tad. Ağızda acı, kekremsi ve çiğ bir his bırakıyorsun.
İşte tam bu yüzden, insanın da bir demlenme sürecine ihtiyacı var. Zamanın o sessiz, derinden giden ateşi üzerinde ağır ağır durulması, oturması gerekiyor. Yaşadığımız acılar, hayal kırıklıkları, sevinçler, okuduğumuz her satır, kurduğumuz her bağ o demliğin içine düşen birer yaprak aslında. Onlar içimizde yavaş yavaş süzüldükçe, biz “insan” oluyoruz. Rengimiz koyulaşıyor, kokumuz güzelleşiyor, kelimelerimiz ve bakışlarımız derinleşiyor.
Eğer sabredebilir, o ateşin üzerinde vaktini tamamlayabilirse insan; ortaya şahane bir ömür çıkıyor. Etrafına şifa veren, sohbeti aranan, duruşuyla güven veren bir “insan-ı kâmil” hikayesi başlıyor. Ama sabredemez, o süreçten kaçarsa? İşte o zaman çiğ kalıyor. Yaşı kaç olursa olsun, hep bir tarafı eksik, hep bir tarafı tatsız tuzsuz kalıyor.
Şimdi dünyaya, etrafımıza bir bakalım. Her şey ne kadar hızlı, ne kadar aceleci ve ne kadar “çiğ”, değil mi? Kimsenin kimseyi dinlemeye, anlamaya, hatta kendi içine dönüp bakmaya vakti yok. Herkes bir an önce “olmak” istiyor ama pişmeden, demlenmeden… Oysa lezzet, o bekleyişin sabrında gizli.
Sözün özü; hayatı aceleye getirmemek gerek. Bırakın zaman sizi biraz yorsun, biraz pişirsin. İçimizdeki o çiğliği, hayatın ve zamanın ateşinde erite erite, hakkını vererek demlenelim.
Çünkü insan, demlenebildiği müddetçe insandır. Ve hayat, tam demini aldığında şahanedir.