
Ceyhanlı yazar Zeynep İnan diyor ki… Her bayram, Ceyhan’ın o kendine has sıcağına karışan, bayram kömbelerinin genzi yakan o tarçın kokularını unutamadığım zamanlara doğru bir yolculuğa çıkarım. Zamanın akışı içinde pek çok şey değişti ama zihnimizin bir köşesinde Ceyhan’ın o dar sokaklarında yankılanan çocuk sesleri hiç susmadı. Aslında Ramazan Bayramı ama bizim için adı üzerinde “Şeker Bayramı” olan o günler, hayatımızın en renkli sahnesiydi. Bayramın ayak sesleri, o meşhur bayram temizliğinin getirdiği o tatlı, hummalı yorgunluklarla duyulurdu. Annelerimizin yorgunluktan bitap düştüğü ama evin her köşesinin mis gibi beyaz sabun koktuğu o günlerde, başucumuzda bekleyen yeni pabuçların heyecanıyla uykuya dalmak dünyanın en zor işiydi.
Bayram sabahı erkenden kalkılır, bayram namazından gelecek olan babamız beklenir, heyecanla el öpme sırasına girilirdi. Bayram kahvaltısı da cabası… Babam namazdan gelirken sıcacık, bol susamlı tırnak pidesi alır gelirken de ucundan ucundan yerdi. Kapıların ardı ardına çalındığı, misafirlerin ardı arkasının kesilmediği o kalabalık sofralarda, kolonya ve lokumla başlayan ikram yarışına biz de dahil olurduk. Gittiğimiz her kapıda ayrı bir hürmet, ayrı bir neşe karşılar, “Daha yeni geldiniz,” sitemleri arasında çayların yanına eklenen ev yapımı baklavalar ve o meşhur bayram kömbelerinin kokusu tüm mahalleyi sarardı. Tarçın ve cevizin o muazzam uyumu sokaklara taşar “Bu yıl Ayşe teyzenin kömbesi mi daha güzel olmuş, yoksa Zehra ablanınki mi?” diye fısıldaşılırdı.
Asıl durak ise hep belliydi: Babaannem! Bembeyaz bir nineydi; eli, yüzü, örtüsü hep bembeyaz… O pamuk eller öpülür, karşılığında o meşhur beyaz işlemeli mendil uzatılırdı. Mendilin içine saklanmış o bayram harçlığı ve şeker, bizim çocukluk hayallerimizin en büyük finansörüydü. Cebimiz para gördüğü an soluğu bayram yerinde alırdık. Özgür çocuklardık, bilirdik ki bize hiç kimseden zarar gelmez. Tozun toprağa karıştığı, salıncakların gıcırtısının en güzel müzik sayıldığı o büyülü mekânda, kaydıraklardan rüzgârla yarışırken bazen hızımızı alamaz, salıncaklardan düşüp dizimizi kanatırdık. Ama o çocuk yüreğimizle acıyı hissetmezdik bile. O dizimizdeki kan, mutluluğumuzdan tek bir zerre bile koparamaz, aksine o halimizle horoz şekerimizi yemeye devam ederdik. İşte o kalabalığın içinde, bisikletinin arkasında minik poşetlerde leblebi tozu satan o amca belirirdi. Gelişini büyük bir mutlulukla karşıladığımız, boğazımıza kaçan o tozun öksürüğünde bile neşeyi bulduğumuz anların mimarıydı o.
Eskimo ile serinlediğimiz, gece yarılarına kadar sokaklarda koşturduğumuz o günlerin ardından, yatağa yatar yatmaz o yorgunlukla rüyalar alemine düşüverirdik. Yıllar su gibi akıp geçti ve o günün çocukları olarak bugün bizler başka hayatların mimarı olduk. Şimdilerde roller değişti; artık ben kendi çocuklarıma o heyecanı yaşatmaya çalışıyorum. Hatta okudum üniversitedeki sınıf arkadaşlarıma harçlık vererek o geleneği kendi dünyamda devam ettiriyorum. Onlara uzattığım her harçlıkta, onların gözlerinde çakan o saf mutluluk parıltısını gördüğümde bir anlığına da olsa Ceyhan’ın o tozlu sokaklarına geri dönüyorum. O gözlerdeki sevinç, beni çocukluğumun Şeker Bayramı’na götüren en kestirme yol oluyor; çünkü biliyorum ki paylaşılan bir tutam mutluluk, üzerinden kaç bayram geçerse geçsin hiç eskimiyor.