Dikkat! Hukuk acilen kendi çizgisine dönmeli, adalet mekanizması bir intikam aparatı olmaktan çıkarılmalıdır… “Et kokarsa tuzlarsın, ya tuz kokarsa ne yaparsın?” sözü, tam da bugün içinde bulunduğumuz durumu, yani adaleti koruması gereken mekanizmaların bizzat kendisinin çürümesini anlatan en doğru, en köklü ifadedir. Bir ülkede adalet ve hukuk sistemi toplumu ayakta tutan “tuzdur”; eğer o tuz da koktuysa, artık toplumsal yapının nefes alması imkansız hale gelir.
Özel Haber: Beşiktaş Çınar Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertan Yılmaz Son günlerde ülkede yaşanan ve kamuoyuna yansıyan bazı çarpıcı gelişmeler, “Adalet mülkün temelidir” ilkesini ve insan haklarının evrensel dokunulmazlığını yeniden tartışmaya açtı. Örneğin Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in ifade sürecindeki psikolojik baskılar, Ekrem İmamoğlu’nun adliyeye sevki sırasındaki engellemeler ve muhalif siyasetçilere yönelik baskılar, toplumda tek bir ortak çığlığa dönüştü: “Et kokarsa tuzlarsınız, ama artık tuz da koktu!”
Fatoş Pınar Türker’in Maruz Kaldığı Muamele! Hukuk devleti ilkelerini, insan onurunu ve adalet mekanizmasının işleyişini sorgulatan inanılmaz olaylara sahne oluyor. Siyasi görüşü, fikri veya konumu ne olursa olsun, bir insana karşı yürütülen hukuki süreçlerin birer “eziyet, tehdit ve cezalandırma” yöntemine dönüştürülmesi toplumsal vicdanda kabul görmüyor.
”Karşımda Ağlıyorsun Fatoş” Alaycılığı ve Hukukun Onuru
Medya A.Ş. Genel Müdürü Fatoş Pınar Türker’in maruz kaldığı muamele, adalet sisteminin asıl görevini yeniden hatırlatmayı zorunlu kılıyor. “Karşımda ağlıyorsun” denilerek yapılan psikolojik baskılar ve belirli şeyleri kabul ettirmek adına yürütülen pazarlıklar, evrensel insan haklarına tamamen aykırıdır. Hukuk, bireylerin onurunu zedelemek için değil; gerçeği ortaya çıkarmak için vardır. Adalet, intikam duygusuyla değil, vicdan ve insana saygıyla tesis edilir.
Kilometrelerce Süren Eziyet ve Siyaseti Rehin Alma Çabası
Benzer şekilde, Ekrem İmamoğlu’nun ifadeye götürülme sürecinde yaşanan “araç arızası” tuhaflıkları ve fiziki hırpalama girişimleri devlet ciddiyetiyle bağdaşmamaktadır. Bununla da kalmayıp son dönemde CHP’li belediye, il ve ilçe başkanlarına yönelik baskı ve tutuklama dalgası, adliyenin siyaseti şekillendirme aparatı haline geldiğini gösteriyor. İnsanların durup dururken fikir değiştirmesi normal değildir. Soruyoruz: Herkesin çoluğu çocuğu, bir ailesi var; bu insanların önüne nasıl bir tehdit unsuru konulmaktadır ki iradeleri esir alınmak isteniyor?
Unutulmayan Yaralar: Ergenekon’dan Soma Katliamına…
Bugün yaşanan hukuksuzluklar, geçmişin hesaplaşmalarından bağımsız değildir. Zamanında Ergenekon kumpaslarıyla zindanlara atılan, orada hayatını kaybeden, onuruyla oynanan masumların hesabı hakkıyla sorulmadığı için bugün aynı cesaret yeniden sahneye konuyor.
Daha da ötesi, bu ülkenin hafızasından silinmeyen 301 madencinin can verdiği Soma Katliamı hâlâ kanayan bir yaradır. O ocaklardan çıkan kömürlerin hükümet eliyle yardım olarak dağıtıldığı, maden sahiplerinin siyasi koruma kalkanları altında olduğu ve günün sonunda yüzlerce canın hesabının adalet önünde hakkıyla sorulmadığı gerçeği unutulmadı. Soma’da ölenlerin, maden zindanlarında can verenlerin hesabı sorulmadı ve daha niceleri var. Unutuldu sanılan o acılar, bugünün adalet arayışında birer meşale olarak yanmaya devam ediyor. Geçmişin hesabı verilmedikçe, bugünün adaleti tesis edilemez.
”Tuzladıkları Et Koktu, Artık Tuzu da Kokuttular!”
Toplumun her kesiminden yükselen feryat, aslında çok net bir gerçeğe parmak basıyor: Toplumu ayakta tutan, çürümeyi engelleyen tek şey adalettir. Adalet toplumun “tuzudur”. Ancak gelinen noktada güç sahipleri tuzladıkları eti kokutmakla kalmadılar, bizzat adalet mekanizmasını, yani tuzu da kokuttular! Tuzun koktuğu yerde artık hiçbir vatandaşın hukuki güvenliği, yaşam hakkı ve onuru güvencede değildir.
Bakanların Sessizliği ve Halkın Sınanan Sabrı
Tüm bu skandallar zinciri karşısında, soruları “toplantım var” diyerek yanıtsız bırakan Adalet Bakanı’nın ve insanı korumakla görevli Bakanlığın sessiz kalması toplumsal kopuşu hızlandırıyor. Gücü elinde bulunduranların unuttuğu en temel gerçek şudur: Karşı karşıya olduğumuz her birey insandır; herkesin iki gözü, iki eli, bir kalbi ve dokunulmaz bir onuru vardır. İmkanları eline geçirenlerin hukuku esir alma çabası, toplumsal barışa vurulan en büyük darbedir.
Sosyologlar, düşünürler ve psikiyatristler uyarıyor: Bir toplumda insanlar “yaşama, haysiyet ve kendini savunma hakkının” elinden alındığını hissederse, orada çözülme başlar. Anadolu insanı bekler, sabreder, sessiz kalır ama onuruna ve özgürlüğüne kastedildiğinde tek bir Seyit Onbaşı’nın tüm dengeleri değiştiren o muazzam iradesi gibi ayağa kalkmasını da bilir. Bu eziyet ve rencide etme politikasını yürütenler bilmelidir ki, zulüm ile abad olanın ahiri berbad olur. Haberimizin en başında yine dediğimiz gibi: Hukuk acilen kendi çizgisine dönmeli, adalet mekanizması bir intikam aparatı olmaktan çıkarılmalıdır.