enflasyonemeklilikötvdövizakpchpmhp
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
KİTAP

TÜRKİYE’DE İLK DEFA ÇIKMAMIŞ BİR KİTABA ÖDÜLÜ VERİLDİ: AYŞEGÜL’ÜN İKİ YÜZÜ

TÜRKİYE’DE İLK DEFA ÇIKMAMIŞ BİR KİTABA ÖDÜLÜ VERİLDİ: AYŞEGÜL’ÜN İKİ YÜZÜ
07.04.2026 19:46
0
A+
A-

 YAŞAM BOYU ONUR ÖDÜLÜ

Çukurova’da yaşanmış bir hikâyeden esinlenerek kaleme alınan ve henüz yayınlanmamış Ayşegül’ün İki Yüzü isimli romanın kahramanlarına ve Çukurova bölgesindeki derin hikâyesine atfen, gazeteci-yazar Ertan Yılmaz’a “Yaşam Boyu Onur Ödülü” verilmiştir.

Beşiktaş Çınar Gazetesi ve TV’si, İstanbul A’dan Z’ye Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertan Yılmaz, Yaşam Boyu Onur Ödülü’nü İstanbul’da, Tempo TV Stüdyosu’nda düzenlenen ve ünlü sanatçı Şebnem Ceyhan tarafından canlı olarak sunulan bir programda aldı. Ödül, Osmaniyeli iş insanı Osman Duman’dan oluşan heyet tarafından kendisine takdim edildi. Ertan Yılmaz, ödülü alırken yaptığı konuşmada, “Emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Bu güzel çalışma, her türlü övgüyü hak ettiğine inanıyorum. Bundan böyle de bu topraklarda daha nice etkinlikler ve başarılar sergileyeceğime olan inancım tamdır” ifadelerini kullandı.

Yılmaz’ın bu sözleri, programa katılanlar tarafından büyük alkış aldı ve çalışmalarıyla örnek bir isim olarak takdir topladı.

    ÖNSÖZ

   Çukurova’nın bereketli topraklarında geçmişin izlerinde filizlenen bir aşkın, bir hikâyenin iki yüzü; yıllar süren emek, tutku ve özveriyle şekillenen “Ayşegül’ün İki Yüzü” resimli romanı, hem yazı hem de görsel bir yapıt olarak hayat buluyor.    Savcısı İnanır Sönmez Ergüler, Avukat Ayşegül Şanal, oğulları Deli Kamil, Çatalanlı Neslihan ve Mafya Babası Gavur Ali’nin hikâyesine hoş geldiniz. İnanır, Erzin’in “Lülük” Yoncadüzü’nde dünyaya gözlerini açtı. Osmaniye’nin Haruniye ilçesinde geçen çocukluğunda, babasının adalet ve dürüstlük üzerine verdiği derslerle büyüdü. Tarlada çalışırken babası, her fırsatta doğruluğun ve çalışkanlığın önemini vurguladı. Bu öğütlerle büyüyen İnanır, adaletin peşinden gitmeye kararlı bir genç haline geldi.

    Liseyi Haruniye’de bitirdikten sonra, ÖSS sınavlarını kazanarak İstanbul Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne adımını attı. Üniversitenin ilk günlerinde, kızlar tuvaletinin kapısında tesadüfen Ayşegül ile çarpıştı. Bu beklenmedik karşılaşma, onların büyük bir aşkla birleşmelerine vesile oldu. Aşkları hızla büyüdü ve derinleşti.

    Mezuniyet sonrası Ayşegül avukat olarak çalışmaya başlarken, İnanır savcı yardımcısı olarak kariyerine adım attı. İstanbul’da düzenlenen sade bir törenle evlenen çift, aile hayatlarını güçlendirdi ve mutlu, huzurlu bir evlilikleri oldu. Bir kız bir erkek çocukları dünyaya geldi. Kızları sade ve sakin bir hayat sürerken, oğulları Deli Kamil, Karisalı, Çatalanlı Neslihan’la Yüzevler lisede başlayan büyük bir aşk yaşıyordu.

    Ancak Ayşegül’ün üstlendiği yeni bir dava, ailelerini beklenmedik bir sınavla karşı karşıya getirdi. Bu dava, Osmaniye’nin tanınmış mafya babası Gâvur Ali’nin dosyasıydı. İnanır, eşinin bu dosyayı almasına karşı çıktı, ancak Ayşegül kararlıydı. İnanır da Gâvur Ali’nin dosyasını almış ve delil aramaya koyulmuştu. İkili, adaleti sağlamak için mücadele ederken, bu dava onların karakterlerini ve ilişkilerini sınadı.

Kendini kanıtlamak isteyen İnanır, hemşerisi mafya Gavur Ali’nin ceza dosyasıyla karşı karşıya kaldı. Ayşegül’ün bu dava dosyasına bakması, İnanır’ın işlerini zorlaştırdı. Ancak İnanır, bu zorlukların üstesinden gelmek için cesaret ve kararlılık dolu bir yolculuğa çıktı. Adaletin peşinde koşarken kalbinin sesini de dinleyen İnanır, büyük bir mücadele ile karşı karşıya kaldı. Bu mücadele, onun karakterini ve kararlılığını daha da güçlendirdi.

   Sonunda, İnanır davayı kazandı ama Ayşegül kaybetti. Bu durum, aralarında bir ayrılığa yol açtı. İnanır’ın bu ayrılıktan sonra yaşadığı büyük acılar, onu derin bir hüzne sürükledi ve sonunda trajik bir sonla intihar etti.

   ROMANIN KAHRAMANLARI VE YAŞADIĞI YERLER

   Çukurova’nın sıcak topraklarından yola çıkan kahramanlarımız, Türkiye’nin dört bir yanındaki yaşamlarıyla romanımızın sayfalarını adeta renkli bir yolculuğa dönüştürüyor.

   Ayşegül’ün İki Yüzü, adlı resimli romanımız, Adana’nın hareketli sokaklarından altın sarısı tarlalarına, Ceyhan’ın meşhur karpuzlarıyla sakin köylerine, Karaisalı’nın yem yeşil doğasından, Osmaniye’nin yer fıstığı, serin yaylaları ve tarihi güzelliklerine, Bahçe’nin berrak suları ve çiçek bahçelerinden, Toprakkale’nin şeftali bahçeleri ve antik kalıntılarına, Haruniye’nin şifalı kaplıcalarından, Hatay’ın künefesi mozaiklerine, Erzin’in portakal çiçeği kokan serin sularına, Yoncadüzü’nün deniz esintisi taşıyan havası, yem yeşil bahçelerine ve menşur parkına, İstanbul’un büyülü atmosferinden, Kadıköy’ün renkli caddelerine ve Beşiktaş’ın kültürel zenginliği, aydın kimliği ve tarihi dokusu ile uzanan mekânlar, hikâyemize eşsiz bir derinlik ve anlam katıyor.

   Bu eşsiz yerler, romanın görsel ve duygusal yapısını güçlendirirken kahramanlarımızın hikâyelerini canlı ve etkileyici bir şekilde yansıtıyor.

Avukat Ayşegül Şanal, Osmaniye’nin Toprakkale ilçesinde dünyaya gelmiştir. Savcı İnanır Sönmez Ergüler ile evlidir.

    Savcı İnanır Sönmez Ergüler, Erzin’nin “Lülük” Yoncadüzü köyünde doğmuş, fakat Osmaniye’nin  Haruniye ilçesinde büyümüştür.

    Osmaniye’nin Bahçe ilçesinden Gavur Dağlı, halk arasında Gâvur Ali ismiyle tanınan ünlü bir maya babasıdır.

    Deli Kamil Beşiktaş Yıldız Teknik Üniversitesi İnşaat mühendisliği bölümü mezunudur. Savcı İnanır Sönmez Ergüler ve Avukat Ayşegül Şanal Ergüler, çiftinin oğludur.

    Neslihan, Deli Kamil’in nişanlısıdır. Adana’nın Karaisalı Çatalan mahallesinde yaşamıştır. Kayınvalidesinin gençliğine olan benzerliği, çevresindekileri şaşırtmaktadır.

   1. BÖLÜM

   AYŞEGÜL’ÜN İKİ YÜZÜ

    Osmaniye’nin Haruniye ilçesindeki bir evde, anne ve baba büyük bir sevinç içindeydi. Ev, bayram havasına bürünmüş, şarkılar eşliğinde dans edilen neşeli bir ortam vardı. Aile, dost ve arkadaşlarla bir araya gelmiş, sabaha kadar keyifli vakit geçiriyordu.

    Ailenin marifetli ellerinden çıkan börekler, çörekler, çiğ köfteler ve tatlılar bolca tüketiliyordu. Bu sevinçli kutlamanın nedeni ise, anne ve babanın oğlu İnanır Sönmez Ergüler’in İstanbul’da prestijli iyi bir üniversite kazanmış olmasıydı.

   İnanır, Haruniye ilçesinde herkes tarafından sevilen ve sayılan bir gençti. Boş zamanlarında mahalle arkadaşlarıyla gezip, futbol oynayan; paylaşmayı seven; genellikle takım elbise veya kumaş giyen; az konuşan; uzun boylu, karakaşlı, dalgalı saçlı ve kahverengi gözlü; iyi bir aile eğitimi almış bir delikanlıydı.

    İnanır’ın başarısı, Haruniye’nin sakin sokaklarında gururla konuşulan bir konu haline gelmişti. Mahalle bakkalından tutun da, çay bahçesindeki dedikodu gruplarına kadar herkes onun adını anıyordu. İnanır’ın bu başarısı, sadece ailesi için değil, tüm ilçe için bir umut kaynağı olmuştu. Belki de İnanır gibi başka gençler de yüksek eğitim hayallerine ulaşabilir ve Haruniye’nin adını daha da yukarılara taşıyabilirlerdi.

Unutmadan şunu da ayrıca belirtmek isterim, İnanır Sönmez Ergüler bu delikanlı “Lülük’te” taş duvarlı, üzeri hu ile kaplı bir evde ilk dünyaya geldiği zaman da coşkulu bir kutlama ve sevinç yaşanmıştı. İnanır için babası horoz dahi kesmişti.

    İnanır’ın anne ve babası evlendikten sadece iki yıl sonra çocuk sahibi olmuşlardı. O gün, tüm aile heyecan ve mutluluğu bir arada yaşadı. Kayıt günü geldiğinde, İnanır ailesiyle evde sohbet ediyordu. Karşısındaki dedesinin madalyalı portresine bakarken, birden ayağa kalktı ve “Hadi bakalım, yolcu yolunda gerek” dedi. Portmantodan montunu alıp ayakkabılarını giydi ve alışveriş yapmak üzere dışarı çıktı.

    Dışarıda bir havlu, bir çift terlik ve bir bavul alıp eve döndü. İnanır, hayatında ilk kez ailesinden uzaklaşacaktı ve bu onu biraz heyecanlandırıyordu. Alışveriş sonrası evde son hazırlıklarını tamamladı ve dışarı çıkarak arkadaşlarıyla tek tek vedalaştı.

    Gözleri nemli, İnanır eve döndüğünde anne ve babasının ellerini öperek, “Hoşça kalın, Allah’a emanet olun” dedi. Annesinin gözleri yaşlıydı; “Güle güle yavrum, kendine iyi bak, dikkat et” diye fısıldadı.

    Bavulunu omzuna asan İnanır, arkadaşlarıyla evden yavaşça uzaklaştı. Son bir kez arkasına dönüp ailesine baktı ve hüzünlü bir sesle, “Hoşça kalın” diye seslendi. Ailesi kapıda durmuş, gözyaşları içinde oğullarını uğurluyordu. İnanır’ın adımları ağırlaştı, ama içinde yeni başlangıçların heyecanı vardı.

    Terminalde otobüsü neredeyse kaçırıyordu, ama son anda yetişti. El-kol işaretleriyle otobüsü durdurdu ve hızlıca içeri girdi. Arkada kalan arkadaşlarına bir kez daha el salladı ve yavaş yavaş gözden kaybolurken, gecenin karanlığına doğru yol aldı. Aradan epey bir zaman geçmişti ki İnanır düşüncelere daldı. Ara sıra yan koltuktaki yaşlı amca ile sohbet ederek Toroslara geldi.

   Toroslarda ilk molası verildi. Otobüsten yolcular indi, çaylar ve kahveler içildi. 20 dakika sonra yine yola devam edildi. Aradan bir süre geçtikten sonra, İnanır oturduğu ön koltuğun filesindeki dergiyi fark etti ve okumaya başladı. Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra nihayet saat 15.30’da İstanbul’a geldi.

    Otobüsün üst bagajından bavulunu aldı. İnanır, yolculuk yaptığı yaşlı amcayla vedalaştı ve “Allah’a emanet olun” dedi. Diğer yolcularla birlikte heyecanla otobüsten indi. Topkapı oldukça kalabalıktı. Her yönden şarkılar, türküler ve insan sesleri yankılanıyordu. Heyecanla ilerliyor ve dikkatle etrafına bakıyordu. Ferdi Tayfur’un şarkısı çalıyordu. İnanır, duydu ve şaşırdı.

    Çünkü Adana bölgesinde, sabah akşam seyyar dondurmacı- lar, seyyar tatlı tezgâhları ve şalgam satıcıları, Ferdi Tayfur’un en son çıkan 45’lik plağındaki şarkıları çalıyordu. Artık insanlar alışmıştı, her gün bir ihtiyaç gibi, su gibi alışkanlık haline gelmişti. İnanır, tüm dikkatini bu şarkıya verdi ve dinlemeye başladı.

    Çiçekler açsın, böcekler uçsun, kırlarda sevgililer el ele uçsun, ben razıyım yeter ki sen gel, istersen her gün bir yağmur yağsın… Allah Allah, diye geçirdi içinden, türküler ve şarkılar birbirleriyle sanki ses yarışı yapıyordu. Yürürken bir WC işareti gördü. Doğruca oraya gitti, elini yüzünü yıkadı, dağılmış saçlarını iki eliyle geriye doğru düzeltti.

   Topkapı’da seyyar köftecilerin ve kebapçıların dumanları tütüyordu. İnanır, elini alnına siper ederek etrafına baktı “vay be, bu ne kalabalık böyle!” Diyerek ağır ağır yürüdü. Bir yandan da kendi kendine şarkılar mırıldanıyor, elinde bavulu sağa sola koşturan insanları şaşkın şaşkın izliyordu.

    İETT kulübesinden aldığı bilet ile belediye otobüsüne atlayan İnanır, Asya yakasının kalbi Kadıköy’e ulaştı. Okulunu bulup kaydını yaptırdıktan sonra, Boğaz’ın serin sularına dalan bir vapura binerek Avrupa yakasına geçti. Marmara’nın incisi İstanbul, iki yakasıyla ona gülümserken, İnanır bu kez fotoğrafını değil, kendi yansımasını izledi.

   Beşiktaş’ta, heyecanla Abdi İpekçi Yurdunu buldu ve işlemlerini hızla tamamladı. Eşyalarıyla birlikte yurda yerleşti ve yeni bir hayata adım attı. Yurtta diğer öğrencilerle kurduğu arkadaşlık ve dayanışma, onun mutluluğunu ikiye katladı.

Bir hafta sonra, okulun bahçesinde dolaşırken, beklenmedik bir durumla karşılaştı. Aceleyle tuvalete giren İnanır, başını kaldırdığında karşısında bir kızla göz göze geldi. Yanlışlıkla bayanlar tuvaletine girmişti ve orada sadece ikisi vardı. Şaşkınlıkla birbirlerine bakan iki genç, ne diyeceklerini bilemeden donakaldı. İnanır “pardon” diyerek hızla dışarı çıktı ve utanç içinde yan taraftaki erkekler tuvaletine girdi. İçinden,    “İstanbul’a geldim, sanki kendimi kaybettim” diye mırıldanarak güldü. Ve böylece, okul günleri güzel anılarla dolmaya başladı. 

    Kızlar İnanır’a büyük bir ilgi gösteriyor, sürekli ona kur yapıyorlardı. Ancak bu kızlar arasında öyle biri vardı ki, İnanır’ın gözlerini ondan alamadığı; tuvalette karşılaştıkları o güzel kız. O anki şaşkınlık, yerini merak ve ilgiye bırakmıştı.

    Ayşegül, okuldan çıktıktan sonra Beşiktaş’taki kız yurduna gitmek için Avrupa Yakası’na vapurla giderken olanları düşünüyordu. İçinden “Allah Allah, sanki kucaklaştık elin oğluyla” diyor kendi kendine gülüyordu.

    Hayallerin dünyası masallarda olduğu gibi, gerçeklik ise arkası yarın gibiydi. İnanır, onunla tekrar karşılaşmayı umuyordu.

    Ve nihayet bir gün, okulun kantininde, arkadaşlarıyla otururken, o kız yan masaya geldi. İnanır, kalbinin hızlı atışını hissederek, cesaretini topladı ve ona doğru yöneldi. “Merhaba” dedi gülümseyerek. “Sanırım daha önce… Tuvalette karşılaşmıştık.”

    Kız, şaşkınlıkla başını kaldırdı ve gülümseyerek, “Evet, hatırlıyorum. Biraz garip bir tanışma oldu ama” diye karşılık verdi. İkisi de kıkırdayarak, o anın tuhaflığını kabul etti. İnanır, “Ben İnanır” dedi. “Ve senin adın?”

   “Ben Ayşegül” diye yanıtladı kız. “Ve sanırım bu sefer doğru yerde tanışıyoruz.”

    O günden sonra İnanır ve Ayşegül, sık sık birlikte vakit geçirmeye başladılar. İnanır, Ayşegül’ün zekâsı ve neşesiyle dolu sohbetlerinden keyif alıyordu. Ayşegül ise İnanır’ın sıcaklığı ve samimiyetiyle kendini çok rahat hissediyordu. İstanbul’un karmaşasında, birbirlerini bulmuşlardı.

    Zamanın ilerlemesiyle birlikte okul günleri hızla ve keyifle geçiyordu. İstanbul’un yaşam koşulları ve ulaşım sorunlarıyla birlikte Avrupa Yakası’ndaki yurda gidip gelmeler ayların haftaların su gibi akıp geçmesine neden oluyordu.

    Ayşegül’ün kaldığı kız yurdu Beşiktaş’taki diğer yurtlar gibi kalitede hizmet sunuyordu. Burada kalan gençler, ailelerinden uzakta oldukları için güvende hissediyorlardı.

    Beşiktaş’taki bu kız yurdu, deniz manzaralı geniş pencereleri ve ferah odalarıyla dikkat çekiyordu. Yurda adımını attığında, sıcak bir karşılama ve samimi bir ortamla karşılaştı. Odasına yerleştiğinde, yatağının yanında bir kitaplık ve çalışma masası vardı.

   Yurtta, öğrencilere ders çalışabilecekleri sessiz çalışma odaları ve sosyal etkinlikler için geniş bir salon da sunuluyordu. Ayşegül, yurtta geçirdiği zamanın hem eğlenceli hem de verimli olacağını düşünüyordu.

    Hani önceden İnanır ile tuvalette göz göze gelmişlerdi ya işte bu kız, adı Ayşegül. Gördüğünüz gibi Ayşegül uzun boylu, buğday tenli, sarı küt saçlı ve kahverengi gözleriyle dikkati çekiyordu.

    İnanır Ayşegül’ü kendi yöresinden olduğu için bu durumu hoş karşılamıştı, her ikisi de memnun, çok mutlu ve keyifli görünüyorlardı.

    Ayşegül, üniversitedeki kız arkadaşlarına “yapacak bir şey yok. Bu benim kısmetim, beyaz atlı prensim ve toprağımın çocuğu” diyor, mutluluğunu da her haliyle belli ediyor ve gizleyemiyordu. İçindeki huzuru ve keyfini dışarıya yanşatıyor, yaşadığı bu aşk gözlerinden okunuyordu.

İnanır, Ayşegül’ün Osmaniye ilinden hemşerisi olduğunu ve annesini ve babasını küçük yaşta kaybettiğini, Ayşegül’ü de amcasının büyüttüğünü öğrenir. Böylece İnanır ve Ayşegül kısa sürede kaynaşır ve dost olurlar. Zamanın hızla ilerlemesiyle birlikte okulun ilk döneminin sonlarına gelirler. 

 Bir Cuma günü, İnanır ve Ayşegül, son iki derse girmeyip okulun yanındaki parka giderek yürümeyi tercih etmişlerdi.

    Mevsim kış olsa da, hava güneşli pırıl pırıl çok güzeldi. Ilık rüzgârın da hafif hafif esmesiyle birlikte, ağaçlardan tek tek kopan kurumuş yapraklar yerlere düşerken, adeta sonbaharı hatırlatıyor ve şarkılar söyletiyordu.

   Yine geldi sonbahar, her yerde yapraklar, seni hatırlatırlar, gözlerimdeki yaşlar… Duymayan, görmeyen kaldı mı? Etrafta onlardan başka kimse yoktu. İnanır, “her adımda seni buldum, her bakışta seni gördüm, içimdeki hüzünle karışan, sadece seninle dolan bir dünya buldum” dedi. Biraz yürüdükten sonra, yukarıdan düşen yapraklardan bir tanesi Ayşegül’ün saçlarının üstüne süzüldü ve bir kuş gibi hafifçe kondu. Bunu fırsat bilen İnanır, sağ eliyle Ayşegül’ün saçlarından yaprağı alırken sanki       Ayşegül’ün saçlarını okşamıştı. Ayşegül bunu hissetmişti.

    İnanır, bundan cesaret alarak sol elini Ayşegül’ün omzuna koydu. Bunu ilk defa yapıyordu. Yürümeye ağır ağır devam ettiler. Bir ara Ayşegül İnanır’a dedi ki,

     “İnanır beni beğeniyor musun?”

     İnanır: “Evet” dedi.

     Ayşegül: “En çok neremi beğeniyorsun?” diye sordu.

     İnanır: “Gözlerini” dedi.

     Ayşegül: “Başka?” dedi.

     İnanır: “Saçlarını, yüzünü” dedi.

     Ayşegül anlamlı bir şekilde şöyle bir baktı İnanır’a, İnanır, hemen ikinci cevabını verdi:

     “Her yerini.”

    Bu sözün ardından ikisi de aniden durdu. İnanır, Ayşegül’ün elini yavaşça tuttu ve gözlerinin içine baktı. Ayşegül ise kuşların sesleriyle beraber gözlerini ağaçların yüksek dallarına kaydırdı. Kalbi hızlı hızlı çarpıyor, sanki bir körük gibi göğüsleri inip çıkıyordu. İlk defa yaşayacakları o güzel ve harika duyguya hazırlanıyorlardı.

   İnanır sol eliyle Ayşegül’ün ensesinden nazikçe kendine doğru çekti. Ayşegül’ün gözleri kapanır gibi olmuştu ki, İnanır yavaşça başını eğdi ve Ayşegül’ün dudaklarına dokundu.

Buna sonra Ayşegül’de karşılık verdi. İlk olmasına rağmen öpüşmeleri uzun ve derindi. Öpücükleriyle nereye gittiler? Kalbin derinliklerinden yükselen duygular, adeta yüzeye çıkıyordu. Sadece bedenleri değil, ruhları da birbirine dokundu.

   Bu öpücüğün bilimdeki rolü neydi? Kim bilir. İlerleyen günlerde göreceğiz artık.

    Bu ateşli öpücük o an sanki dünyada tüm saatleri bir dakika durdurmuştu. Heyecan tavan yapmıştı kendilerine geldiğinde suçlu gibi hissetiler. Tekrar yavaş yavaş yürüdüler. Okulun kapısına gelinceye kadar pek konuşmadılar. Akşam son ders çıkışında, İnanır okulun dış kapısına erkenden gelmişti. Ayşegül’ün dersleri nihayet bitmişti.

Ayşegül: “İnanır keşke ikimiz de aynı sınıfta olsaydık?”      İnanır: “Ayrı ayrı sınıflarda olmamız hem iyi, hem kötü, bunun nedenlerini bir düşünsen tahmin edemezsin” diyerek ayrıldılar ve sınıflarına doğru yürüdüler.

    Marmara Teknik Üniversitesi, bu okul kimlere ev sahipliği yaptı, kim bilir? Kimler geldi kimler geçti?

   Akşam olmuştu İnanır, son dersten erken çıkmış ve okulun dış kapısında Ayşegül’ü beklemeye başlamıştı. Ayşegül’ün de dersleri nihayet bitmişti.

Ayşegül: “İnanır çok beklettim mi? Ne zaman dersin bitti?”

    İnanır: “Yo, çok olmadı az önce geldim, bugün sıkıcı geçti.”

    Ayşegül: “Hayırdır neye sıkıldın?”

    İnanır: “Aslında İstanbul biraz sıktı beni, her gün aynı şeyler. Şurada bir amacım olmasa, bir dakika bile durmam valla.”

   Ayşegül: “İnanır, bugün dışarda yemek yiyelim mi? Mesela kokorece bayılırım, uzun zaman oldu kokoreç yemedim.”

   İnanır: “Tamam Beşiktaş’ta yeriz, sahilde Urfalı bir kokoreççi var. Daha önce arkadaşlarla oraya gitmiştik. Bak hele, acılı macılı baharatlı baya iyi ha, arkadaşlar da çok beğenmişlerdi.”

   Ayşegül: “Tamam gidelim deniz kenarında bir yerlerde otururuz, bugün benim de derslerim biraz yoğundu.”

   İnanır: “Vapura bir binelim deniz havası ikimize de çok iyi gelecektir.”

    Kadıköy iskelesinden bir vapura bindiler. Beşiktaş’a doğru giderken, İnanır açlığa dayanamadı bir simit aldı. Simidi ikiye böldü, diğer yarısını Ayşegül’e verdi. Ayşegül yemeye başladı ve simitten bir parça kopardı, martılara uzattı. Martılar bir parça simitti alabilmek için sürü halinde hücuma geçiyorlardı.   

   Ayşegül’e o kadar çok yaklaşıyorlar ki, elindeki simit parça- sını alıp oradan hızla uzaklaşıyorlardı. Martılar keskin görüşlere ve güçlü koku alma yeteneğine sahipler. Öyle olsa gerek, bunu gören diğer martılar da simit kokusunu almasıyla beraber hepsi geliyorlardı.

  Bu böyle devam ederken, yolcular da heyecanla Ayşegül ve martıları izliyorlardı. Ancak Ayşegül bunun farkında değildi.

    İstanbul’da Beşiktaş, Kadıköy arası gerçekten popüler bir vapur rotasıdır. Yolculuğu sırasında en çok resim çekilen yerlerden biridir.

    Ayrıca, Ayrıca, çay ve simit gibi atıştırmalıkların bolca tüketildiği bir güzergâhtır.

   İnanır: “Ayşegül, bu boğazın iki yakasını bu güne kadar, kaç tane insan geçmiştir, kim bilir binlerce, milyonlarca?”

   Ayşegül: “Nereden aklına geliyor bunlar, sen ve ben kaç kez geçtik sayısını biliyor musun? Tabi ki de bilemezsin” dedi.

    İnanır ve Ayşegül Beşiktaş iskelesine geldi. Kısa süreli de olsa, Ayşegül bir amcanın balık olta ipini tutarak balık tutma heyecan yaşadı. İnanır da bu mutlu anı ölümsüzleştirmek için Ayşegül’ün fotoğrafını çekti. İskeleden ayrıldılar ve yürüdüler.

    İnanır, Ayşegül’e Beşiktaş’ta kaldığı kız yurduna kadar eşlik etti. İyi akşamlar dedikten sonra Ayşegül’ün ellerini tuttu ve yine heyecan doruktaydı. Gözlerine baktı sonra Ayşegül’ün alnından öptü.

    Ayşegül şaşırmıştı ve o an çok mutluydu kendine geldi ve  “iyi akşamlar İnanır” dedi.

    İnanır, Ayşegül’ün alnından öpüşüyle, sevgisinin, saygısının ve bağlılığının en derin ifadesini göstermişti. Bu jest, onun için sadece bir öpücük değil, aynı zamanda derin bir duygusal bağın ve samimiyetin ifadesiydi.

    Ayşegül’ün alnını öperken, onun sıcaklığını, yumuşaklığını ve güven veren hissini hissetti. Bu basit ama anlamlı eylem,    İnanır’ın Ayşegül’e olan güvenini ve inancını en güzel şekilde dile getirmesinin bir yolu olmuştu.

İnanır, Ayşegül’e “görüşürüz, sana da iyi akşamlar” dedi. Ardından, Ayşegül’ün yanından ayrılarak Abdi İpekçi Yurdu’na doğru yürüdü.

     İnanır, mesajını vermişti ve Ayşegül de bunu anlamıştı. Bir süre yürüdükten sonra geri dönüp yurdun kapısında bekleyen Ayşegül’e baktı ve eliyle bir öpücük gönderdi. Ayşegül ise “Yarın sabah görüşürüz. Hadi İnanır, iyi akşamlar” dedi.

     Hukuk Fakültesi öğrencisi olan İnanır ve Ayşegül, yurtlarına vardıktan sonra odalarına çekildiler. Odalarında, birbirlerine verdikleri mesajın anlamını düşünüyorlardı.

    Bilindiği gibi, her yörede kendine özgü gelenekler ve adetler bulunmaktadır. Adana’nın Çukurova bölgesinde yaşayan gençler arasında yaygın olan bir uygulama, ilk dudaktan öptükten sonra anlından öpmektir. Bu eylem, genç kızın “seni seviyorum” demesiyle tamamlanır ve böylece çiftler birbirlerine sonsuza kadar sadakat yemini etmiş olurlar. İnanır ve Ayşegül, aynı bölgeden geldikleri için bu geleneği sürdürmüş ve birbirlerine bu sözü vermişlerdi. Yıllar geçtikçe aralarındaki aşk daha da büyüdü. Birlikte olmaktan daha fazlasıydılar; adeta birbirlerine kenetlenmişlerdi, ayrılmaz bir ikili olmuşlardı.

    Ayşegül, İnanır’a şöyle dedi: “Biliyor musun, İnanır? İstanbul’da hiç beklemediğim bir anda seninle birlikte dünyanın en güzel duygularını yaşıyorum, iyi ki varsın, iyi ki seni tanımışım” dedi.

     İnanır’da Ayşegül’e şöyle dedi “Okula ilk gittiğimiz günde seninle karşılaştığımız yer bak, çok tuhaf ve garip” dedi.

    İnanır ve Ayşegül’e deniz ve orman havası oldukça iyi geldi. Yaz aylarında Sarıyer Kavak, hem kalabalık hem de canlı bir atmosfere sahipti. Bu bölgeler, muhteşem manzaraları, hareketli atmosferi ve mutlu insanlarıyla dolup taşardı.

    Midye tava yarım ekmek 3 TL piknik yapanlar, denize girenler… Sarıyer gerçekten harika bir yerdi.

Ayşegül: “İnanır, iyi ki gelmişiz, Sarıyer- Kavak gerçekten harika bir yer. Denizi ve temiz havası harika bana iyi geldi.         

    Doktorların da tavsiye ettiği gibi, beş dakikası bile yetiyor insana.” Akşamüzeri hava biraz doğmuştu.

Ayşegül: “Marmara denizi baya soğukmuş abo, valla başım çok üşüdü.”

    İnanır: “Marmara Denizi genellikle bayağı soğuktur. Sarıyer’in yaz aylarındaki sıcaklık ortalaması ise genellikle 27-28 derece arasındadır. Öte yandan, Çukurova’nın sıcaklığı bazen 40 dereceyi bulur. Dolayısıyla, Burnaz Plajı ile Sarıyer Plajı’nın hava ve kum sıcaklığı tabii ki çok farklı olacaktır” dedi.   

     İnanır, Ayşegül’e Sarıyer ilçesinin isminin nereden geldiğini anlatır. “Bir rivayete göre, ilçede yıllarca altın ve bakır madeni çıkarıldığı için bugünkü Maden Mahallesi ile Şifa Suyu civarında sarı renkte yerler oluşmuştur. O nedenle ilçenin ismi önce Sarıya olarak adlandırılmış, daha sonra Sarıyer’e dönüşmüştür.

   İnanır: “Her semtin veya köyün bir hikâyesi vardır, örneğin, benim kimliğimde olmayan doğduğum yerin adı Lülük’müş.”                         

    İnanır ve Ayşegül, denizden çıktıktan sonra acıkan karınlarını doyurmak için hemen Sarıyer’deki bir kebapçıya gittiler. Kebaplarını afiyetle yerken, Ayşegül gülümseyerek, “Bunların kebabı harikaymış” dedi. İnanır’da aynı sıcaklıkta, gülümseyerek, “Afiyet olsun” diyerek karşılık verdi.  

    Üç yılın ardından, birlikte gelecekleri hakkında derin sohbetlere daldılar ve kısa bir süre sonra Beşiktaş’ta küçük bir ev kiraladılar. Büyük bir çabayla evin boyasını yapıp temizliğini bitirdiklerinde, yeni başlangıçlarının ilk adımını atmışlardı.

    Eşyalarını yerleştirdikten sonra, piknik tüpünde demlenen kaçak çayın nefis kokusu odaya yayıldı. İnanır, iki çay bardağını doldurdu ve “Oh, ne güzel demlenmiş!” diyerek Ayşegül’e çayı uzattı. Artık yeni evlerinin keyfini çıkarmaya başlamışlardı.

    İnanır, insanların en iyi dinlenebileceği yerin kendi evleri olduğunu düşünüyordu. Bugün de İnanır ve Ayşegül, evlerinde rinde dinleniyorlardı. Ayşegül, İnanır’a dönüp, “Ev ortamı ne kadar da güzelmiş” dedi. İstediğin zaman yemeğini yiyebilir,

     çayını içebilir, istediğin zaman da elbiselerini giyebilir ya da çıkarabilirsin. Vallahi, yurtta rahibe gibi oldum yahu” diye ekledi.

İnanır: “Bugün bana mankenlik yaptın, defiledeymiş gibi resimlerini de çektim, hadi üzerine rahat bir şeyler giy de çayımızı içelim.”

    Ayşegül: “Bugün bütün elbiselerimi giydim ve denedim, hepsi de üzerime oldu, biraz kilo almama rağmen. Tamam, şimdi rahat bir şeyler giyinip geliyorum” dedi.

İnanır, Beşiktaş’tan aldığı ikinci el kitabı komedinin üzerinden alarak okumaya başladı.

      İnanır, kitabın bir bölümünü okuduktan sonra Ayşegül’e seslenir, “Ayşegül dünyada parayla satın alınamayacak çok şey var.”

     Ayşegül gülümseyerek, “Çayımı kastediyorsun? Der.

     İnanır, bir süre sessiz kalır.

     Ayşegül şakayla, “Tabii ki biliyorum, bazen, para her şey oluyor, bazen de hiç bir şey. Hayatta bunun pek çok örneği var. İhtiyacımız olduğu kadar var, hamdolsun” dedi.

    Ayşegül: “İnsan dünyada var olduğunu bilmesi çok güzel. Ayrıca sevildiğini ve sayıldığını hissetmesi de gurur verici bir şey” dedi.

     İnanır: “Evet haklısın Ayşegül. Hayatta insanları yaşatan iki şey var, sevgi ve saygı. Çiçeklerde de yaşatan yine iki şey var, su ve sevgi” dedi.

   Ayşegül, “İnanır, biliyor musun? Çok mutlu olduğumda ya da, çok mutsuz olduğumda, bir kitap okurum, rahatlarım, kendimi çok iyi hissederim” dedi

İnanır, “Bende genelde çok sinirli ya da çok üzgün olduğumda kitap okurum” dedi.

   İnanır: “İnsanlar bir şeyler okurlar, ister sinirli olsunlar, ister sakin ne okursa okusunlar, fark etmez. Dünyada çark böyle dönüyor, hayat keskinleşiyor, geleceğini bir kılıç gibi bil eyliyor” dedi. Ayşegül, “Demek ki insanlar birbirine

   Fizikken benzediği gibi, aynı zamanda huyları da birbirine benziyormuş” dedi.

İnanır ve Ayşegül bir demlik kaçak çayı bitirmişlerdi. Sonra

   Ayşegül, sağına, soluna şöyle bir attı ve “İnanır’a bak hele, bu ev bizim mi? Gerçekten inanamıyorum” dedi.

    İnanır ise gülümseyerek,  “Biz içinde oturduğumuz ve kirasını ödediğimiz sürece, evet, bizim” dedi. Ancak, hani bir söz var; mal sahibi, mülk sahibi hani bunun ilk sahibi.” Ayşegül, “İnanır” der.  

    Ayşegül akşam yatağının üzerine uzanmış, sesli bir şekilde kitap okuyordu. Kitap, 18 yaşındaki genç adam ve hanımefendiler için diye başlıyor, 18 yaş üstü gençler için farklı ülkelerin örf ve adetlerini anlatıyordu.

Ayşegül’ün okuduğu bu kitap, İnanır’ın aniden hatıralarını canlandırdı.

   Çünkü yıllar önce, İnanır, 18 yaşında iken Haruniye ilçesinde yaşarken başından bir olay geçmişti. Bir gün, komşusu İnanır’dan, Avrupa’dan gelen bir çiftin 15 yaşındaki oğulları ile 18 yaşındaki kızlarını Osmaniye ilinde gezdirmesini rica etmişti. İnanır bu teklifi nazikçe kabul etmişti.

   Kızla erkek kardeş, İnanır’la tanışır. Ertesi gün sabah erkenden Osmaniye’ye gitmişlerdi. Kızın adı Tita’ydı. Etrafı gezerken Tita Türkçe’yi çat pat bildiği için İnanır’la konuşmaya çalışıyor, ismini sık sık tekrar ediyordu. Hemen kaynaşmak ister gibi bir hali vardı. Etrafı biraz gezdikten sonra bir çay bahçesine oturdular.

     İnanır: Kola içelim mi” diye sormuştu.

     Tita da “Yes” demişti.

     Masaya üç tane, buz gibi kola gelmiş hemen içmişlerdi. 

     Tita bir kola daha içmek istediğini söylüyordu, ama biraz garip bir dille.

     Tita: “Bir tane kola sana yalvarabilir miyim?” Dedi.

     İnanır, Tita’nın bir tane daha kola içmek istediğini anlamıştı. Ona bir kolanın nasıl isteneceğini öğretirken de hep beraber gülmüşlerdi. Sonra oturdukları çay bahçesinden ayrılarak, gezmeye devam ettiler. Yeşilliklerle dolu bir ağaçlık alan gördüler. Hava sıcak olduğu için hemen gidip ağaçların gölgesindeki tahta sıralara oturdular ve biraz dinlenip Avrupa’dan konuşup birbirleriyle daha yakınlaştılar. Tita, yine İnanır’dan bir şeyler istiyordu. “İnanır, seninle birlikte sana yalvarabilir miyim?” dedi. İnanır bu sefer Tita’nın

bu konuşmalarından hiçbir şey anlamamıştı, ama biraz daha dikkat kesilince Tita’nın ne istediğini az da olsa öğrenmişti.

   Tita’nın yaşadığı Avrupa ülkesinde aile doktoru Tita’ya yaşının 18 olduğunu, bir arkadaşının olması gerektiğini ve bu yaşlarda sosyal ilişkiler kurmasının önemini vurguluyordu. Ayrıca, bir arkadaş edinmemesi ya da bu süreçte bir şeyler yaşamaması halinde ilerde psikolojik sorunlarının yaşayabileceğini ifade ediyordu.

   Tita bu sorunu çözmek içinde Türkiye’de İnanır’ı tercih etmişti. İnanır, neden kendi ülkesinde bu sorunu çözmediğini sorduğunda, Tita da kendi ülkesinde böyle bir yardım alamadığını ifade etmişti. İnanır, bu teklife çok şaşırmış, sıcak bakmamış ve Türk toplumunun örf ve adetleri ile aldığı aile terbiyesi nedeniyle hatta korkmuştu.

   İnanır: “No, no Tita problem” demiş.

   Sonra hep beraber akşam Haruniye ilçesine dönmüşlerdi. Tita’nın ailesi İnanır’a teşekkür etmişti. Bir hafta sonra da Tita’nın tatili sona ermiş ve Türkiye’ye ailesiyle nasıl geldiyse öyle dönmüştü. Ayşegül’ün okuduğu bu kitap, İnanır’a yıllar önce Haruniye ilçesinde, henüz 18 yaşındayken yaşadığı Tita olayını hatırlatmıştı. İçinden, “Aman, Ayşegül duymasın” diyordu ki Ayşegül birden seslendi.

   “İnanır yanıma gelir misin?” Dedi.

   İnanır Ayşegül’ün yanına gelerek uzandığı yatağın kenarına usulca oturdu. Ayşegül elindeki okuduğu kitabı yanındaki komidinin üzerine bıraktı ve ayağa kalktı. Ardından CD çaların düğmesine bastı. Yavaşça İnanır’ın ellerinden tutarak, “Dans edelim mi?” diye sordu. İnanır: “Olur” dedi. Slow bir müzik eşliğinde dans etmeye başladılar. İkisi de çok mutluydu. Bu gece, diğer gecelerden sanki. O an yaşadıkları mutluluk,

gözlerinden okunuyordu. Ayşegül, dans etmeye devam ederken tüm cesaretini toplayarak, İnanır’ın kulağına eğildi ve fısıldadı: “Yatak odamıza geçelim mi?” İnanır, bu sözlerin karşısında şaşkınlıkla durakladı. Ne diyeceğini bilemiyordu.

Bu konuyu yakın temas şarkılar eşliğinde dans ederek uzun uzun konuştular. Derken, aşkın büyüsüyle iki kalbin ateşi yandı. Gecenin atmosferi değişti ve her şey beklenen sona doğru ilerledi.

    Artık İnanır ve Ayşegül gece gündüz hep birlikteydi ve ikisi de tarifsiz bir mutluluk içindeydi. Sadece içtikleri su ayrı gidiyordu. Bu büyük aşkı anlatmaya, o yılların okul kantinleri, oturdukları köşeler, el ele yürüdükleri yollar yetmezdi. Ağaçlar konuşsa, Beşiktaş Yıldız Parkı ve Beşiktaş İskelesi dile gelse, belki bir nebze anlatabilirdi bu peri masalını andıran aşkı. Ama bu kadar derin ve büyük bir sevgiyi dile dökmek mümkün değildi; bu, kelimelerle anlatılamayacak kadar zordu.

    Ayşegül, İnanır’a dönerek “Mutlu musun?” diye sordu.

    İnanır, gülümseyerek “Evet mutluyum” dedi.

    İnanır: “Ya sen?”

    Ayşegül, biraz düşündü ve ardından, “Ya sen? Diye sordu. İnanır, Evet tabi ki çok mutluyum. Ama içimde bir his var. Acaba böyle yapmakla yanlış mı yaptık?” Dedi.

     İnanır, sakin bir şekilde yanıtladı. “Yanlış veya doğru… Biz kötü bir şey yapmadık. Bırakalım, Allah karar versin. Yanlışımız varsa da affetsin.”

İnanır ve Ayşegül her pazar İstanbul’un tarihi ve turistik yerlerini ziyaret ediyorlardı. Eminönü, Kapalıçarşı, Sultanahmet, Topkapı ve Dolmabahçe gibi mekânlarda dolaşıyor, resimler çektiriyor ve her anı eşsiz bir deneyim olarak yaşıyorlardı. Bu

geziler, evlerindeki huzurlu yaşamlarına da keyif katarken, okulun son senesinin tadını çıkarıyorlardı. Günler hızla geçiyor, aylar coşkulu bir şekilde akıyordu. Zorlu bir süreçten sonra, bu iki âşık okullarını başarıyla bitirdi. Her zamanki gibi akşam okul çıkışı doğrudan evlerine gittiler.

    Mezuniyetlerini dışarda değil, ede kutlamaya karar vermişlerdi. Eve vardıklarında, hazırlıklara hemen başladılar. İnanır, Ayşegül’e seslenerek, “Şu üzerindeki elbiseni değiştirir misin artık?” dedi. Ayşegül, mutfakta köfteleri pişirirken, İnanır da bir yandan salata yapıyordu. Her şey hazırlandığında, masaya konulduktan sonra Ayşegül, masaya bir şişe şarap getirdi ve İnanır’dan şarabı açmasını istedi. İnanır şarabı açmaya çalışırken, bir yandan da, “Ayşegül, bu dünyada adaletli düşünürsen doğru yoldan, adaletsiz düşünürsen eğri yoldan gidersin” diyordu.

    Ayşegül, “Ama İnanır, bazen de bu adaleti harfiyen uygulamak çok zor olmuyor mu?” diye sordu. İnanır, derin bir nefes alarak, “Bir ülkede eşit adalet olmalı. Herkes bilmeli ve idrak etmeli. Kişi kim olursa olsun, makamı, mevkisi fark etmez. Aksini düşünmek zaten yanlıştır, felakettir, ülkeyi karanlığa gömer. O zaman hukuktan, adaletten kimse bahsetmesin” dedi. Ayşegül, “Evet, haklısın bu konuda. Demokrasiyle yönetilen laik ülkelerde adalet herkese eşit dağıtılıyor. Hak, hukuk, adaletin üstünlüğü ise her şeyden önce gelir” diye ekledi.

    İnanır, şarabı nihayet açtı ve Ayşegül’ün elindeki kadehlere doldurdu. İkisi de kadehleri kaldırarak “Çın çın, şerefe! En kötü günümüz böyle olsun!” diyerek içtiler ve yemeklerini keyifle yediler. Slow müzik eşliğinde dans etmeye başladılar.    Gecenin sonuna geldiklerinde, Ayşegül’ün İnanır’a doğru test etmek ister gibi bir hali vardı.

    Ayşegül, İnanır’ın gözlerine bakarak, “Beni ne kadar seviyorsun” dedi.

 İnanır, “Dünyalar kadar” diye cevapladı.

     Ayşegül, “Sorar mısın kalbine, beni ne kadar sevecekmiş” dedi.

    İnanır, “Ölene kadar sevecekmiş, bak öyle söylüyor, istersen dinle kalbimi” dedi.

Ayşegül ikna olmuştu, İnanır’ın ellerini tutu ve gözlerinin içine baktı. “İnanır, sana bir şey söylemek istiyorum?” dedi.

    İnanır, “Söyle ne diyeceksin?” diye sordu.”

    Ayşegül, “İnanır biz hiç ayrılmayacağız değil mi? Beni hiç yalnız bırakmayacaksın değil mi?” dedi.

     İnanır, “Hayır tabi ki, bırakmam seni. Nerden çıkarıyorsun bunları? Bırakmaları, ayrılmaları. Bunlarla kafanı meşgul etme, Ayşegül. “Seni seviyorum İnanır, “hayatımda iyi ki varsın” dedi.

     Ayşegül, İnanır’ın boynuna sarıldığında gözlerinden mutluluk yaşları akıyordu. Bu duygular, içindeki mutluluğun dışa vurumu, kendini kontrol edemeyen Ayşegül bir yandan da defalarca “Seni seviyorum” diyerek İnanır’ın kollarında huzur buluyordu.

    Ayşegül: “İnanır, sana çok sorun olmuyorum değil mi?”

    “Bazen, çok mu konuşuyor, kontrolümü kaybediyorum. Özür dilerim, özür dilerim” diyor, sözlerini tekrarlıyordu.

İnanır, Ayşegül’ün gözlerindeki yaşları fark etti. Yavaşça onu kucaklayarak, “Ayşegül, sana hiçbir zaman sorun olmuyorsun. Seninle her şey çok doğal ve güzel” dedi. “Sadece senin gibi birini hayatımda bulduğum için şükrediyorum. Kendini kontrol etmene gerek yok. Ben hep buradayım.”

     Ayşegül, İnanır’ın bu sözleriyle rahatladı. O an, her şeyin geçici olduğunu, ama gerçek sevginin ve güvenin kalıcı olduğunu fark etti. İnanır’ın sözleriyle, kalbinde bir huzur oluştu. “Bunu duyduğum için çok mutluyum” dedi ve boynuna tekrar sarıldı.

     İnanır’ın gözlerinde mutluluğu görmek, ona her şeyden daha değerli geliyordu. “Sonsuza kadar birlikte olacağız” dedi. Ayşegül, sesinde bir güven vardı. “Evet, birlikte” diye yanıtladı İnanır. Ayşegül’e çocuklar gibi yine sımsıkı sarıldı.

    İnanır: “Bırakalım, çocuk çocukluğunu yaşasın, genç de gençliğini. İhtiyar da ihtiyarlığını, geçmişte edindiği tecrübelerle hayatın tadına çıkarsın. %100 olmasa da en azından %60’ını yaşasın. Aksi takdirde, hiç farkında olmadan sürü tersine döner, topal keçi başa geçer, maazallah” diyor.

    Ayşegül, “İnanır, yerden göğe kadar haklısın ama alacağın yok” dedi. “Şarkı söyleyelim mi? Gençlik başımda duman, ilk aşkım ilk heyecan, kovaladıkça kaçan ateş böceğim misin?” O gece sarmaş dolaş, evde, bahçede geç saatlere kadar dans ettiler. Mezuniyetlerini kutladılar, her şey hızlı gelişiyordu. Bir süre sonra İnanır, askere gitti 30 günde teskere aldı. Hani derler ya, “göz açıp kapancaya kadar” öyle de oldu. Ardından ikisi de, hukuk imtihanlarına girdi İnanır savcı yardımcısı, Ayşegül ise avukat oldu.

    Ayşegül ve İnanır, İstanbul da yeni bir hayat felsefesiyle yeni görevlerine merhaba diyerek başladılar. Akşam olduğunda evde, duruşmada yaşananları ve adliye içerisindeki ilk defa karşılaştıkları ilginç bazı gördüklerini birbirine anlatıyorlardı. Artık ikisi de, adliye koridorlarına da alışmışlardı. Biraz para kazandıktan sonra büyük bir eve taşındılar. Evin arkasında bahçeye doğru küçük bir de balkonları vardı. Bu balkon,           Ayşegül’ün çok hoşuna gidiyor, boş zamanlarını bu balkonda geçiriyor, keyifli saatler yaşıyordu. Her şey yolunda gidiyordu.

    Ayşegül içini döktü: “Her gün aynı kıyafetleri giymekten sıkıldım. Üç kot pantolonum var, üç tane de bluzum. Hepsi aynı renk ve model olduğu için insanlar her gün aynı kıyafeti giydiğimi düşünüyorlar” dedi.

    İnanır gülümseyecek, “Haklısın değiştirmek iyi olur” dedi. İnanır, her hafta Ayşegül’e çok sevdiği, nefis çiğ köfteleri yoruyor, bazen de evin bahçesinde mangal yaparak birlikte keyifli vakit geçiriyorlardı.

     İnanır, zaman zaman Ayşegül’e “Şeftali Güzeli diye takılıyordu. Bunun sebebi edesinin Toprakkaleli olması ve orada çok miktarda şeftali yetişmesiydi.

   Ayşegül, bir sabah gülümseyerek, “Bu Pazar hava çok güzel, hadi bakalım, şansımız varmış, İnanır” dedi. Günler ve aylar bu şekilde geçip ederken, Ayşegül son zamanlarda biraz kilo aldığı için de, boş zamanlarında İnanır ile birlikte Beşiktaş Yıldız Parkı’na ya da bazen Emirgan Korusu’na gidip yürüyüş yapıyor, sabah kahvaltılarını da orada yapıyorlardı.

    Ayşegül, “Valla, tamı tamına 3 kilo verdim. Rejim de yapmadım, aksine çok yedim ama son zamanlarda çok hareket ettim” der. Emirgan Korusu, ise özellikle lale mevsiminde muhteşem bir görünüme sahiptir. Denizi ve ormanı manzarası bir harikadır.

    Herkes bu güzel parka gitmek için adeta sabırsızlanıyordu. Parkın her köşesinde fotoğraflar çekiliyor, anılar ölümsüzleştiriliyordu. İnanır ve Ayşegül de her ziyaretlerinde bu coşkuya katılıyor, mutluluklarını bu karelere yansıtıyordu. Zaman adeta bir rüzgâr gibi hızla akıp giderken, kiraladıkları evin eksik eşyalarını tamamladılar. Ancak, henüz taksitleri bitmemişti. Bu süreçte aceleyle bir yıldırım nikâhı yapmaya karar verdiler. Düğün hazırlıkları hızla devam ederken, Ayşegül nihayet gelinliğini giymenin mutluluğunu heyecanla yaşıyordu.

     Hemen ardından, dillere destan bir düğün yaptılar. Gelin ve damat, adeta parlayan yıldızlar gibi parlıyorlardı. Annelerinin ve babalarının düğünlerinde yer almayışları, İnanır ve Ayşegül’e buruk bir mutluluk yaşatıyordu. Ancak, düğünleri gerçekten muhteşemdi.

    İnanır ve Ayşegül çiftinin, düğünlerine, savcılar, hâkimler, avukatlar arkadaşları ve dostları katıldı. Bu özel günde onları yalnız bırakmadılar. Düğün boyunca, İnanır ve Ayşegül davetlileri masalarını tek tek dolaşarak, “Hoş geldiniz, ayağınıza sağlık” diyerek teşekkür ettiler.

    Fırsat buldukça, piste giderek, Adana’nın yolları taştan, sen çıkardın beni beni baştan, aman Adanalı canım Adanalı, ben sana yandım güzel delikanlı şarkısıyla oynadılar. Adana’nın kızlarında kıvır kıvır saçları, yiğitlerin kollarında güzel gözlü kızları, severse böyle sever, severse gerçek sever, Adananın yiğitleri beyleri, şarkısıyla da halay çektiler. Gece boyunca arkadaşlarıyla ve dostlarıyla çok mutlu olan çiftler, düğünlerinin sonunda keyifli bir geceyi geride bıraktılar.

    Düğün sonrası resim çektirirken, Ayşegül’ün güzelliği bir kez daha gözler önüne serildi. Gelinliğiyle tam bir zarafet abidesiydi.

    İnanır’ın gözünde ise Ayşegül, bir prenses gibi parlıyordu. Ayşegül’ün gözlerinde ise İnanır, beyaz atlı bir prens gibi görünüyor, onun için her şeyden daha değerli bir aşkı simgeliyordu.

    Yeni evli çift Ayşegül ve İnan, aşklarını taçlandırarak hayatlarının en mutlu yolculuğuna adım attılar. Balayı için kendi evlerinin sıcaklığını tercih eden çift, birlikte geçirdikleri her anı bir rüya âlemindeymiş gibi yaşıyordu. Her anlarını birlikte geçirmek, onlar için tarifsiz bir mutluluk kaynağıydı.

    Ayşegül, her gün eşine özel olarak İnanır’ın en sevdiği yemekleri özenle hazırlıyor, sofrayı zarafetle süslüyordu. Aynanın karşısında saçlarını düzeltirken ve makyajını yaparken her detaya büyük bir titizlik gösteriyordu. Akşam olduğunda ise,   İnanır için en şık, en modern ve en dikkat çekici elbiselerini giymekten asla vazgeçmiyordu. Çünkü Ayşegül, okul yıllarında aynı elbiseleri giymişti. Bu giyim tarzı, yalnızca bir moda tercihi değil, aynı zamanda Ayşegül’ün güçlü kişiliğini yansıtan bir ifade biçimiydi.

    İnanır, Ayşegül’ün bu özgün tarzını her zaman destekliyor ve ona duyduğu güveni her fırsatta hissettiriyordu. İkisi de birbirlerini olduğu gibi kabul ediyor ve birlikte geçirdikleri her anı unutulmaz kılıyordu. Ayşegül, İnanır’ın kendisine aldığı Şanzelize modeli, İşlemeli kara kartal modeli, Bahar modeli ve Uçan Kelebek modeli gibi özel tasarım elbiseleri giymeyi sabırsızlıkla bekliyordu. Her gün, adeta bir podyumdaymış gibi İnanır için elbiselerini değiştirerek en güzel şekilde görünmeyi kendine bir söz haline getirmişti.

   Bu eşsiz elbiseler, Ayşegül’ün zarafeti ve tarzını kusursuz bir şekilde yansıtıyordu. Sayfalar dolusu anıların bir parçası olan bu elbiseler, Ayşegül’ün her gün farklı bir ışıltıyla nasıl parladığını gösteren bir hikâyeye dönüşüyordu. Ayşegül, bu şıklıkla evliliklerinin her anını unutulmaz kılmayı hedefliyordu.

   İnanır da Ayşegül’ün bu özenini ve çabasını büyük bir hayranlıkla takdir ediyor, onun için her zaman yanında olmayı içtenlikle vaat ediyordu. Her yeni gün, onlar için bir başlangıç ve sonsuz bir aşk masalının yeni bir sayfasıydı.

“Şanzelize modeli”

“İşlemeli kara kartal modeli”

“Bahar modeli”

“Uçan kelebek modeli”

    İnanır ve Ayşegül Birlikte geçirdikleri her gün, birbirlerine olan bağlılıklarını daha da güçlendiriyordu. Çünkü onlar için evlilik, sadece bir yolda yürümek değil, bu yolda her anı paylaşarak birlikte hayatı keşfetmekti.

    Bir gün, Ayşegül büyük bir heyecanla İnan’a beklenen haberi verdi: Hamileydi! Bu, onların hayatındaki yeni bir dönemin başlangıcıydı. Birlikte hayal ettikleri mutlu aileye bir adım daha yaklaşmışlardı. Bu haber, evliliklerine daha da derin bir anlam katmış, onları geleceğe dair daha da umutlu kılmıştı.

    Birkaç yıl sonra, mutlulukları daha da arttı çünkü bir oğulları ve ardından bir kızları oldu. Oğulları ve kızları, onların hayatlarına yeni bir anlam kattı ve aileleri daha da birleşti. Her gün birlikte geçirdikleri zaman, aile bağlarını güçlendirdi ve birbirlerine olan sevgilerini daha da pekiştirdi. Günler, aylar o kadar hızlı geçiyordu ki, İnanır ve Ayşegül, çocuklarının büyüdüğünü anlamakta zorlanıyorlardı. Ancak her anın tadını çıkarmaya ve birlikte geçirdikleri anları değerli kılmaya devam ettiler.

    Ayşegül, kendi çocuklarıyla birlikte komşu çocuklarını da alıp hep birlikte mahalle parkına ve fırsat buldukça denize gitmeyi seviyordu. Bu etkinliklerde bir araya gelerek eğlenceli vakit geçiriyorlardı. Zamanın ilerlemesiyle birlikte karnın da iyice

acıktığını fark eden Ayşegül, İnanır’dan yemek malzemelerini getirmesini istedi. İnanır hemen işe koyuldu ve gerekli malzemeleri alıp geri döndü. Ayşegül ise güzel bir kiremitte güveç hazırlamaya başladı. İnanır, kiremitte güveci piknik tüpün üzerine koydu ve Ayşegül, güvecin tam 1 saat 15 dakika sonra pişeceğini düşündü. İnanır, güveç pişene kadar ocağın başında beklemeye karar verdi. Ayşegül’ün yemek hazır olduğunda hemen yanında olmayı planladı.

     Bu sırada, çocuklar keyifli bir şekilde oyunlar oynayarak vakit geçiriyordu. Güveç piştiğinde, Ayşegül hemen kiremitte pişen güveci aldı ve herkesin yemek için masaya geçmesini sağladı.

     Ayşegül, avukatlık mesleğini başarıyla sürdürürken, ticari dava dosyalarıyla ilgileniyordu. Ancak, aldığı cazip bir teklif üzerine tanınmış bir mafya babasının avukatlığını üstlenmeye karar verdi ve aralarında ön bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşma,   Ayşegül’ün hayatını bambaşka bir yola sokacak, ona büyük riskler getirecekti. Eşi Savcı İnanır ise, bu davaların iç yüzünü öğrendiğinde şok oldu. Gavur Ali ve adamlarının, Ayşegül’ü kötü amaçlarına alet etmeyi planladığını fark ettiğinde, büyük bir öfkeyle ona karşı tavır aldı. İnanır, Ayşegül’e bu tür tehlikeli insanlarla iş yapmanın doğru olmayacağını söyledi ve “Kişiliği bozuk, pislik bir insan” dediği Gavur Ali için içindeki öfkeyi dile getirdi. Ancak olayın gerçek boyutlarını öğrenmek, Savcı İnanır’ı derinden sarstı ve işleri her zamankinden daha karmaşık hale getirdi.

    İnanır, Ayşegül’e bu davaya bakmaması için saatlerce dil döktü, ama nafile, bu düşüncesinden vazgeçiremedi. Ayşegül, o an biraz ılımlı davranmış olsa da kısa süre sonra fikrinden tamamen vazgeçti. Nedeni ise Gâvur Ali’nin ona sunduğu cazip teklife karşı koyamamasıydı. Birkaç ay sonra Ayşegül, duruşmalara katılmakla kalmayıp, müvekkili olan mafya babası Gavur Ali ile baş başa yemek yemeye başlamıştı. İnanır, bu durumu öğrendiğinde öfkesine engel olamadı, ama Ayşegül, “Sadece iş yemeği” diyerek geçiştiriyordu. İnanır, ne kadar uğraşsa da Ayşegül’ü bu işten vazgeçirmeyi başaramıyor, onu bir türlü ikna edemiyordu. Ayşegül’ün kararlı tutumu, eşi için büyük bir hayal kırıklığına yol açıyordu.  

  İnanır, Gavur Ali’yi önceden tanıdığı için ne kadar tehlikeli bir adam olduğunu gayet iyi biliyordu. Hemşerisiydi sonuçta, Osmaniyeliydi. Gavur Ali, İstanbul’a geldiğinden beri şehrin en pis işlerini yapıyordu ve başı dertten hiç kurtulmuyordu. Ama her defasında mahkemede temize çıkmayı başarıyor, çevresine her zaman iyi görünmeyi başarıyordu. Bankalara çuvallar dolusu para getiriyor, hesabına yatırıyor, giderken de “Müdür bey, şu demetleri personele dağıtır mısınız?” diyordu.

   Bir gün Gavur Ali, müdürüne şöyle diyordu: “Müdür bey, şu gördüğünüz para var ya, aslında insanların elinin kiridir.” Müdür, sakin bir şekilde yanıtlıyordu: “Allah kimine çok, kimine az, kimine de ihtiyacı kadar para veriyor. Çok şükür, bu da bize yetiyor.” Gavur Ali, gülümsedi ve “Ne yapalım müdür bey, gördüğünüz gibi, Allah bize verdikçe veriyor,” diyerek devam etti.

  Yardımseverliği de dillere destandı. Evlerinin önüne yardıma muhtaç insanlar sıraya giriyor, onlara her türlü maddi ve manevi desteği sağlıyordu. Ancak tüm bu yardımlar, Gavur Ali’nin karanlık işlerini örtbas etmek için yaptığı iyi görünme çabalarından başka bir şey değildi.

   Bir gün Gavur Ali’nin işleri bir hayli karışıktı. Alacak verecek meseleleri olan, problemli bir iş almıştı. Adamlarla organize olduktan sonra, görüşmeler tamamlanmış ve tahsilat işine başlanmıştı.

    Sacı İnanır’ın son günlerde kafası oldukça karışıktı. Çukurova’dan olan Selçuk Fergökçe, Hoca’nın Taksim Beyoğlu’ndaki resim sergisi açılışına katılmaya karar verdi. Osmaniyeli, Erzinli ve Ceyhanlı arkadaşlarıyla bir araya gelip memleketin eski günlerinden sohbet ederek biraz kafasını dağıttı. O sırada Gavur Ali, borçlu kişinin işyerinde, lüks villasında toplantı yapıyordu. Toplantının sonunda, borçlu kişiye üç seçenek sunarak, birini seçmesini istedi. Ödemesi gereken toplam para ise 750 bin dolardı. Borçlu kişi, her ayın birinci günü üç eşit taksitle ödeme yapmayı kabul etti.

   Birinci taksit zamanı geldiğinde, Gavur Ali yanına dört adamını alarak borçlu kişinin villasına gitti. Her şey sorunsuz ilerledi ve birinci taksit tahsil edildi. Ardından, ikinci taksitin zamanı geldiğinde, Gavur Ali ve adamları tekrar borçlu kişinin villasına gitmek üzere yola çıktılar. Bu sefer de dış kapıda onları karşılayan bir kişi kapıyı açtı ve bahçe içinden villaya doğru yürümeye başladılar.

   Gavur Ali, “Rahat olun çocuklar, birinci tahsilatta bir sorun çıkmadı, ikincisinde çıkacağını zannetmiyorum” derken aniden mermiler üstlerine yağmur gibi yağmaya başladı. Gâvur Ali kasığından vuruldu, ancak adamlarıyla birlikte çam ağaçlarının ve yanındaki duvarın arkasına sığınmayı başardı. “Durun, sessiz olun” diye bağırarak adamlarına talimat verdi. Silahını ikinci kez yükledi ve ateş edilen yöne doğru birkaç mermi savurdu. Ancak daha fazla dayanamayacak durumda olmadığı için adamları Gavur Ali’yi hızla olay yerinden uzaklaştırdı. Karşı taraftan mermi sesleri ise kesilmeden devam ediyordu.

   Gavur Ali’yi tedavi etmek için onları bilinen bir eve götürdüler; burası böyle acil durumlar için kullandıkları bir yerdi. İlk müdahale olarak, ağrı kesici iğne ve haplar verilerek acıyı hafifletmeye çalıştılar. Ancak akşam saatlerinde olduğu için özel doktorları bulmak imkânsızdı. Gâvur Ali, sabaha kadar kasığındaki kurşunla evde beklemek zorunda kaldı ve hastaneye gitmedi. Tam sabrı tükenmek üzereyken, doktoru sabahın erken saatlerinde eve getirildi. Doktor hızla ameliyat ederek kasığındaki kurşunu çıkardı ve Gavur Ali’nin hayati tehlikesinin olmadığını belirtti.

    Aradan on gün geçti. Gavur Ali, iyileşmeye başlamıştı ancak olayın ardında yatan sebeplerin araştırılmasını istedi. Yapılan soruşturmalar sonucu, borçlu kişinin kardeşi ve adamları tarafından kurşunlandığı ortaya çıktı. Bu gelişme üzerine, borçlu kişi telefonda Gâvur Ali’yi arayarak, kardeşine zarar verilmesinden korktuğunu ve affedilmesi için yalvardı. Ancak Gavur Ali, borçlu kişinin anlaşmaya uymadığı için yeni bir ödeme planı yaptı. Borçlu kişi yeni anlaşmayı kabul etmek zorunda kaldı.

   Yeni anlaşmaya göre, borçlu kişinin ödemesi gereken toplam borç 1.5 milyon dolara yükseldi. Bu yeni ödeme planı da üç eşit taksitle belirlendi. Borçlu kişi, belirlenen ödeme takvimine sadık kalacağına dair söz verdi. Gavur Ali, ilk 750 bin doları ve ikinci 750 bin doların yarısını aldı, geriye kalan 375 bin doları ise alacaklı olduğu kişiye verecekti.

    Gâvur Ali’nin alacak verecek meselesini çözdükten sonra, intikam almak amacıyla kendisini yaraladığı kişinin ayaklarına 3 kurşun sıkar. Bu olayın ardından, eski borçlu kişi telefonu açar ve Gavur Ali’yi arar. Ancak Gavur Ali, “Ben kardeşini af ediyorum dedim, ayaklarına sıkmam demedim” diyerek telefonu yüzüne sert bir şekilde kapatır. Bir süre sonra Gavur Ali’yi izleyen ve hakkında gizli bir araştırma yapan polis, sonunda savcılıktan aldığı gizli bir tebligatla hareket geçer. Gavur Ali, polise mahzun olduğunu söylese de, suçlarının bedelini ödemek için adliyeye getirilir. Savcı İnanır Sönmez Ergüler’in karşısına çıkar ve dava süreci başlar. Dava soruşturma dosyası, savcı tarafından uzun bir süre titizlikle incelendikten sonra, Gavur Ali’nin tutuklu yargılanmasına ve bir sonraki duruşmanın bir ay sonraya ertelenmesine karar verilir. Buna rağmen Ayşegül, Gavur Ali’nin dosyasını incelemeye devam ediyor, duruşmalara katılıyor, suçlarını hafifletmeye çalışıyor ve tutuksuz yargılanması için elinden geleni yapıyordu.

   Ayşegül, Gavur Ali’nin dosyasını incelemeye devam ediyor, duruşmalara katılıyor, suçlarını hafifletmeye çalışıyor ve tutuksuz yargılanması için elinden geleni yapıyordu. Diğer taraftan ise Karıkoca çiftinin evlerinde huzursuzluk ve mutsuzluk hâkimdi. Zorunlu olmadıkça birbirleriyle konuşmuyor, aralarındaki mesafe her geçen gün daha da artıyordu. İnanır, yaşananları bir türlü kabullenemiyordu. Son olarak, eşi Ayşegül’ün Gavur Ali’den pahalı hediyeler aldığı haberini duydu. Bir tarafta Ayşegül, diğer tarafta Gavur Ali ve İnanır, olan biteni anlamakta zorlanıyordu. Ancak tüm bu karışıklığın içinde, adaletin peşini bırakmıyor, yasaların gerektirdiği şekilde hareket ediyordu. Karıkoca çiftinin arasındaki mesafe giderek büyüyordu. Burada bir ay süren titiz incelemenin ardından mahkeme heyeti ve savcı, mafya babası Gavur Ali’ye toplam 25 yıl, dört adamını ise 15’er yıl ağır hapis cezasına çarptırdı.

   Kararın ardından, Gavur Ali’nin avukatı Ayşegül ile olan anlaşması feshedildi. Gavur Ali, kendisini herkesten güçlü, zeki ve akıllı görüyordu. Parayla her şeyi satın alabileceğini zannediyordu, ancak yanılıyordu. Parayla insan değil, mal alınır. Kimsenin yapamadığı en büyük kötülüğü insan kendi kendine yaparmış. Kaç kez uyarıldıysa da, adaletin herkese eşit olduğunu bir türlü anlayamadı. Suçun varsa, rahatlık yoktur. Çuvalla paran olsa da, bir gün hesabını vermek zorunda kalırsın.  

   Sonuç olarak, mafyanın hesapları tutmadığı gibi, aile de mutsuzluğa sürüklenmişti. Ayşegül ile İnanır’ın mutsuzluğu tam yirmi beş yıl sürdü. Dava çoktan kapanmış, İnanır’ın karısı da emekli olmuştu. Çocukları büyümüş olmasına rağmen, aralarındaki düşmanlık hiç bitmemişti. Evde her şey tersine dönmüştü; artık çocuklar bile birbirinden uzaklaşıyordu. Akşamları eve geç gelmeler başlamış, aile içindeki bağlar zayıflamıştı. Hayat her geçen gün daha da çekilmez hâle geliyordu.    Kavgalar artmış, huzursuzluk dayanılmaz bir noktaya ulaşmıştı.

   Tüm dava dosyaları geride kalmış olsa da, bir zamanlar büyük bir aşk yaşamış olan Aytekin ve İnanır, sonunda bu kavgaya yenik düştü. Aralarındaki bağ artık tamir edilemezdi. Şiddetli geçimsizlik nedeniyle ayrılma kararı aldılar. Mal paylaşımı sırasında, İnanır derin bir nefes alarak, “Oturduğumuz evi sana bırakıyorum” dedi. “İki kira geliri çocuklarımızın masraflarına gitsin. Ben de yazlık evi satıp kendime küçük bir ev alırım, emekli maaşımla geçinirim.”

   Böylece, yıllar süren mücadele ve yaşanan onca şey, sonunda yerini bir ayrılığa bırakmıştı. Geçmişin izleri silinmese de, artık herkes kendi yoluna gitmek zorundaydı.

    Konuyu çocuklarına da açtılar ve mal paylaşımını anlattılar.   Oğlu Kamil itiraz ederek, “Satamazsınız! Arkadaşlarımla plan yaptım, bir ay orada kalacağım” dedi. Kızı Şehriban ise, “Arkadaşlarıma Bodrum’da yazlığımız var dedim. Sonra mahcup olmak istemem, yalan söyleyemem” diyerek karşı çıktı.

   Bunun üzerine İnanır, düşüncelere daldı. Yıllar önce dinlediği bir miras hikâyesi aklına geldi. O an, geçmişin bugüne nasıl yansıdığını fark etti.

   Geçmişte, Adana’nın sevilen ve sayılan zengin iş adamlarından Muammer Amca, artık yaşlanmış ve ömrünün sonuna yaklaştığını hissetmişti. Bir gün, çocuklarını yanına çağırdı.             Yorgun ama bilge bir sesle, “Çocuklar, gelin bakalım yanıma oturun. Size önemli bir şey söylemek istiyorum” dedi.

   Çocukları, babalarının bu ciddiyetine alışkındı ama bu sefer farklı bir hava vardı. Muammer Amca, derin bir nefes aldı ve gözlerini bir noktaya dikerek geçmişi hatırlamaya başladı…

 Benim mirasım sadece mal mülkten ibaret değil. Gerçek miras, insanın karakteridir, onurlu duruşudur. Eğer bunları kaybedersek, malın hiçbir anlamı yoktur.”

   Çocukları arasında bir sessizlik daha oldu. Hepsi babalarının sözlerini sindirmeye çalıştı, ama Muammer Amca’nın söyledikleri hiç de basit değildi.

   Bu yüzden, birbirinizi her zaman koruyun, birbirinizle düzgün ilişkiler kurun. Aksi takdirde, malın ve mülkün hiçbir faydası olmaz.”

   Çocuklar, o an babalarının her bir sözünü derinlemesine düşündüler. Çünkü bu, onların sadece mal paylaşımıyla ilgili değil, hayatlarıyla ilgili bir uyarıydı.

    Muammer Amca, en önemli noktaya geldiğinde derin bir nefes alarak, Çocuklar bu benim vasiyetimdir: “Ben öldüğümde” dedi. “Mezarımın yanına bir mezar daha kazdırın. O gün biriniz o mezarda bir gece geçirecek. Hanginiz o mezarda yatarsa, tüm servetimi beş eşit pay olarak kardeşlerinize dağıtın.”

    Zaman geçer, Muammer Amca vefat eder ve aile büyük bir telaşla toplanır. Çünkü babalarının vasiyeti yerine getirilmelidir. Ancak, mezar kazılmaya başlandığında, hiçbir kardeş o mezarda yatmaya gönüllü olmaz. Birbirlerine bakarak düşünürler taşınırlar, sonunda babalarının yanında yıllarca çalışan Hamal Mevlüt, akıllarına gelir. Mezarda o yatsın derler. Hamal Mevlüt, babalarına çok bağlı, gözü tok biri. Babamızın mirasından biraz alır zaten hiç bir şeyi yok bir eşeği var gariban sebeplenir, gerisini de bize bırakır derler.

    Hamal Mevlüt’le bu konuyu konuşurlar ve ikna ederler. Zaten iki tana mezar kazılmıştı. Defin işleri başlar. Babalarının yanına Hamal Mevlüt’ü de hortumla hava alacak şekilde gömerler. Beşkardeş oh, çekerek bu meseleden kurtulduk derler. Gece olur mezarda hesap sorma vakti gelir: “Ölmüş olanı bırakın o zaten bizim, nasıl olsa hesap verecek. Biz önce şu diriden başlayalım hesap sormaya” derler. Hesap sorulur, eyvah eyvah.

   Ertesi gün, kardeşler sabahın erken saatinde köyün mezarlığına giderler. Hamal Mevlü’dü mezardan çıkarırlar. Hamal Mevlüt, mezardan çıkar çıkmaz, Allah Allah! Bir feryat, bir feryat! “Arkadaş ben mal, mülk ne para, hiç bir şey istemiyorum, hepsi sizin olsun. Ben eski püskü bir tane semerin hesabını veremedim. Nereden aldın? Kimden aldın? Kaça aldın? Aman aman ben bu işte yokum” der. 

    İnanır, kendine geldiğinde “Nasıl olsa her şey çocuklarım içindi, bu kadar çalıştığım, çabaladığım Allahtan çok da malım mülküm yok. Artık bu evde kalmamın da bir anlamı yok” der.

   Özel eşyalarını bir bavula koyarak gece saat bir civarı evden ayrılır. Yolda biraz yürüdükten sonra durur ve çevresine şöyle bir bakar. Elinde bavuluyla nereye gideceğini, ne yapacağını bilemez. İstanbul’un ortasında kendini öyle kaybetmişti ki, Emekli Cumhuriyet Savcısı İnanır Sönmez Ergüler’e doğru yolu bulması için istese de artık Çoban Yıldızı bile yol gösteremezdi. İnanır, hayatında ilk defa bir sanık için değil de kendisi için karar veriyor, olacakları zihninde nizama koymaya çalışıyordu. Sonra düşünür taşınır ve geceyi geçirmek için arkadaşlarına gitmeye çekinir ve bir otele yerleşir. Bir hafta sonra, Beşiktaş’ta yarı bodrum küçük bir ev kiralayarak yerleşir.

    Biraz rutubetli olduğu için, evin boya ve tadilatını yapar. Ortalığı temizledikten sonra bir kaç parça, ikinci el eşya alarak kiraladığı eve yerleşir. Tek başına burada yaşamaya başlar. İlk gece gözüne hiç uyku girmez. Yatakta sağa sola döner durur ve ancak sabaha karşı uyuyabilir. Artık her akşam yüreği sızlar, uykusundan kâbuslarla uyanır, sabahları ise bitkin hissediyor.      

   O yıllarını verdiği koskoca İstanbul şehrinde artık yapayal-nızdı. Kimseye derdini anlatamıyordu. Issız bir çölün tam ortasında kalmış kimsesiz gibiydi. Yıllar geçerken İnanır, kendi kendine “vay be, insan nereden nereye geliyor” diyerek, babasını, annesini, sevdiklerini düşündü. Osmaniye ilini Haruniye ilçesini çocukluk yıllarını düşündü. Çelik çomak, misket oynadığı günleri, arkadaşlarını, dedesini ve Harunoğullarını düşündü. Nerede hata yaptığını düşündü ve işin içinden çıkamaz hale geldi. Her şey, bir film şeridi gibi gözünün önünden geçip gidiyordu.

    Hayat ne kadar zor olsa da, yine aylar, yıllar geçiyordu. Bir gün İnanır, evde tek başına oturmuş kendi kendine bir şeyler yazarak kafasını dağıtmaya çalışırken, bir yandan da eski notlarını çöpe atıyor. İçinden de nasıl olsa bunların artık bir değeri, bir anlamı kalmadı diyordu. Bir not gözüne ilişti, dikkatle baktı okumaya başladı.

    “Ayşegül, seni ilk öptüğüm gün, duyguların en güzeli ruhumda yankılandı. Geleceğimde, her adımda sen olacaksın. Hayatımın her anında seni hissedeceğim. Çünkü sen, benim için sonsuz sevgi ve mutluluğun kaynağısın.”

     İşte böyle yazıyordu. İnanır, olduğu yere dizlerinin üzerine çöktü ve öylece kaldı.

     “Bugün” diye mırıldandı kendi kendine. Evlilik yıl dönüm- leri olduğunu hatırladı. Oturduğu yerden dizlerin tutarak ayağa kalkmaya çalıştı ve doğruldu.

Saçlarını iki eliyle geriye doğru birkaç kez düzeltmeye çalıştı.                                        

    İnanır Sönmez Ergüler’in o an gözleri yaşarmıştı.                                          Gömleğinin kollarıyla gözyaşlarını tekrar tekrar silmeye çalışıyor ve içini çekiyordu. Etrafına şöyle bir baktığında  yaşadığı her şey hayal gibiydi. Ömrünü verdiği o büyük aşktan sadece geriye kalan duvarda asılı Ayşegül ile üniversite yıllarında el ele ve mutlu günlerinde çektirdikleri bir tek resimleriydi.

   Uzun uzun resme baktı ve düşündü “neden” dedi!                                        Ben hayatta her problemi çözdüm. Ayrıca çok ta başarılı oldum.

   Ama onun için her şey anlamsız, her soru cevapsızdı. Ergüler, hayatının en acı bölümünü yaşıyordu. Günler, haftalar aylar ve yıllar acı içinde yalnız başına geçiyordu. Bir gün gazetelerde bir haber çıktı.

    “Yalnız yaşayan emekli bir savcı evinde asılı bulundu.                     Meslektaşlarıma diye başlayan bir not intiharımdan kimse sorumlu değildir, üzgünüm.

Cumhuriyet Savcısı İnanır Sönmez Ergüler.”      

    Acil müdahale için haber verilerek Beşiktaş’ta en yakın hastaneye kaldırıldı.

    2. BÖLÜM

    Osmaniye Toprakkale ilçesinden Deli Kamil

   Deli Kamil

   Savcı İnanır ve Avukat Ayşegül’ün oğulları Deli Kamil, babasının tıpatıp aynısıydı; hem fiziken hem de ruhen. İntihar girişiminden sonra iyileşme sürecine giren İnanır Sönmez Ergüler, bir İstihbarat Başkanı’nın yardımıyla Amerika’ya tedavi olmaya gitti. Amerika’da, Lowa şehrinde, “Ceyhanlı Seyyar Kebapçı Çılgın Hacı” olarak tanınan bir hemşerisi ile karşılaştı. Çılgın Hacı, artık “Pizzacı Mutlu Jeo” olarak biliniyor ve başarılı bir restoran zincirinin sahibiydi.

    Adana Ceyhan’da, gençliğinde seyyar kebapçılık yaparak tanınan ve sevilen Hacı, boş zamanlarında İngilizce öğrenerek kendini sürekli geliştiriyordu. Eşit adaletin henüz hayal olduğu, Belediye Başkanı Kadir Aydar’ın olmadığı yıllarda, Hacı kendi halinde, cesur bir delikanlıydı. Askerlik görevini tamamladıktan sonra en büyük hayali, Amerika’ya gitmekti. Bir yolunu bulup yük gemisiyle Amerika’ya ulaştı ve orada yeni bir kimlik oluşturdu. “Ceyhanlı Çılgın Hacı” olarak bilinen geçmişini geride bırakarak, Joe adıyla yeni bir hayata başladı.

    Lowe şehrinde küçük bir pizzacıda bulaşıkçı olarak işe başlayan Joe, zamanla garsonluk, şeflik derken restoran müdürü oldu. Kendi pizzacı dükkânını açtı ve kısa sürede şubelerini çoğaltarak başarıya ulaştı. Joe’un tek çocuğu olan kızı, İstanbul’da akademik eğitimini tamamlamış ve her alanda kendini geliştirmişti. 1.90 boyunda, görgülü ve terbiyeli bir genç olarak, Oğuz Erşan ile evlendi.

   Pizzacı Mutlu Joe

   İnsanlar onu her gün içten sıcak, samimi, güler yüzlü ve pozitif gördükleri için, dükkânın “Pizzacı joe” olan ismini, “Pizzacı Mutlu joe” diye yazdırarak değiştirirler.

    ABD’nin Iowa şehrinde toplamda 35 şubesi bulunan Pizzacı Mutlu Joe’nun en sevdiği zamanlardan biri, beş çayında evinin bahçesinde gezinti yaparken geçirirdi. Bir gün Türk bir müşterisi ile gezinti esnasında şöyle dedi.

   “Mister Mustafa, işte bu gördüğünüz iki köpek Josey ile Meidi, benim en iyi dostlarım. Beni her gün kapıda sevinçle karşılıyorlar. Onlar her gece saat 2, 3 te de gelsem eve, niye geç geldin diye kızmazlar bana. Ama karım kızar, bıdı bıdı eder, varlıklı ve güçlü olmama rağmen” dedi.

    Pizzacı Mutlu Joe, Iowa şehrinde insanlara mutluluk elçisi gibi davranmaktaydı. Çocuklara bedava pizza kuponları dağıtırken yoksullara da yardım elini uzatmaktan geri durmazdı. Ayrıca küçük el ilanlarıyla her müşterisine şu mesajları verirdi: “Mutluluk hepimizin hakkıdır. Hayatta önemli olan sevdiklerimizle mutluluğu paylaşmaktır. Aydınlığın yolunda şükretmek ve başkalarına yardım etmek gerçek mutluluğu getirir. Bir dilim pizza bile bir kişiye tebessüm verdirebiliyorsa, bu değer çok büyüktür.”

    Kendine söz ver:

    1-Zihinsel barışınızı, hiçbir şeyin bozamayacağına…

    2-Tanışacağınız her insanla barışı, sevgiyi ve zenginliği konuşacağınıza…

    3-Tüm arkadaşlarınızın içinde, olumlu bir şeyler barındırdıklarını inandıracağınıza…

    4-Bardağa dolu tarafından bakacağınıza…

    5-En iyiyi yapacağınıza, en iyiyi düşüneceğinize, en iyiyi umut edeceğinize…

    6-Diğer insanların başarısını, kendi başarınızmış gibi göreceğinize…

    7-Geçmişin kötü üzerinden kurtulup gelecekteki mükemmel başarılarınızı düşüneceğinize.

    8-Üstünüze mutluluk elbisesi giyeceğinize, hayatta karşınıza çıkan tüm canlılara gülümseyeceğinize.

    9-Zamanınızın büyük bölümünü kendinize harcayıcınıza, başka insanlara karşı yıkıcı yorumlar yapmayacağınıza.

    10-Endişeye karşı dingin, kızgınlığa karşı metanetli “soylu” korkuya karşı metin, sorunların çözümünde öz güven sahibi olacağınıza söz verin…

    Ergüler ailesi İstanbul’dan tamamen ayrılmaya karar verir ve bağlarını koparır. Deli Kamil, annesi ve kız kardeşi Ayşegül birlikte Osmaniye’nin Toprakkale ilçesine taşınırlar. Ayşegül’ün babasından kalan beş dönüm şeftali ve portakal bahçesiyle bir ev, miras kalır ve bu evde yaşamaya başlarlar.

     Ayşegül içtenlikle ifade ettiği duygularıyla şöyle konuşur: “Çok özlemiştim bu manzarayı, bu ağaçların gölgesinde oturmayı, toprak kokan havayı solumayı. Geriye dönüp bakmak bile istemiyorum artık.

    İstanbul’un trafiği ve diğer sorunları, insanları çıldırtmış durumunda. Para pul neymiş, o ise insanın ihtiyacı kadar yeterli. İşte babamın evi, buraya geldim, çocuklarımla birlikte oturuyorum. Küçük bir köyde yaşamak gibi. Tek eksikliğim ve mutsuzluğum İnanır’dır. Keşke onun uyarılarını dinleseydim, sözlerini ciddiye alsaydım. Hırsım yüzünden hatalar yaptım. Para her şey değilmiş ah keşke önceden anlasaydım” der.

     Ergüler ailesi Toprakkale’de yaşamlarına devam ederken, Ayşegül Adana’da oğlu Deli Kamil için kiralık bir ev tutar. Yüceliler Mahallesi’nde bulunan bu ev, Deli Kamil’in lise eğitimine başlaması için uygun bir ortam sunar. Bu süreçte aileleri, Deli Kamil’in eğitim ve gelecek planlarına destek olmaya odaklanır. Deli Kamil lisede okumaya başlar.

    Ailece haftanın iki günü Cumartesi ve Pazar Toprakkale’de ki evlerinde tüm aile bir araya geliyor. Hafta sonu Deli Kamil tekrar Adana’ya dönüyor. Bazı haftalarda ise Adana’daki evlerinde hep beraber ailece kalıyorlardı. Bu böyle üç yıl boyunca devam eder. Deli Kamil liseyi bitirdikten sonra ÖSS sınavlarına girer ve yüksek puanla İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesini kazanır. Atlar Toros Ekspresi’ne doğru İstanbul’a gelir.

    Deli Kamil, trende dalıp gider. Lise yıllarında arkadaşlık yaptığı Neslihan, aklına gelir. İki yıl arkadaşlık yaparlar, sonrasında Neslihan, ailesiyle Karaisalı ilçesi Çatalan nahiyesine taşınır, Deli Kamil ile iletişimleri kesilir. Bu arada Deli Kamil Adana’dan ayrılır, üniversite olayı nedeniyle İstanbul’a gelir. Deli Kamil kazandığı okuluna kaydını yaptırır ve kalmak için de Abdi İpekçi yurduna yerleşir. İstanbul’a geldiği gün yurdun yanındaki parkta yürürken bir köpek tarafından saldırıya uğrar ve ısırılır. Deli Kamil, bu olaya çok sinirlendi. Kendisini ısıran köpeği büyük bir mücadele ve çaba sarf ederek yakaladı. Adana’dan gelirken yanında getirdiği küçük bir çakı bıçağı ile

köpeğin kuyruğunu kesti ve tekme atarak kendisinden uzak- laştırır. Köpek can havliyle hızlı ağaçların arasına koşarak kayboldu.

   Deli Kamil Adana’da genellikle yanında küçük bir çakı bıçağı taşır, ancak bunu genellikle portakal filizlerini ve bazı dalları budamak veya portakal soymak için kullanır. Kuyruk kesmek gibi şeyler için değil.

    Deli Kamil, okuluna gidip gidip gelirken hocaların da yardımıyla burs da alıyordu. Mali durumu iyi olmasına rağmen, bordo rengindeki siyah ince çizgili gömleğini ve kotunu çıkarmıyor kirli olduğunda lavaboda yıkıyor, suyunu sıktıktan sonra tekrar giyiyordu. Hava soğuk olduğunda dahi üşümüyordu, çünkü Deli Kamil tıpkı babası gibi uzun boylu, esmer bir delikanlıydı.

    Bu özellikler sayesinde nefes almakta zorlanmıyordu. Uzun süre boyunca arkadaş ortamına girmeyen, yalnızlığı tercih eden Deli Kamil, okulda ve yurtta içine kapanık bir şekilde görünüyordu. Diğerleri zamanla birbirleriyle kaynaşıp arkadaş olurken, o kendini geriye çekiyordu. Deli Kamil sadece Adanalı hemşerisi Serkan ile dostluk başlatır ve yurtta olsun, okulda olsun yemek saatlerinde sadece Serkan’la sohbet eder ve ilgilenir.

   Günler geçtikçe Deli Kamil, garip davranışlar sergilemeye başladı. Ödevlerini artık doğrudan hocalara teslim etmek yerine, odalarının kapısının altından atıyordu. Arkadaşı Serkan, bu tuhaf hareketlerini fark ediyor ama anlam veremiyordu. Bir gün okulda yine garip davranırken Deli Kamil, Serkan’a dönüp “Yanındaki kızlardan biriyle beni tanıştırır mısın?” dedi.

   Arkadaşı Serkan’da “Tabi ki, hemşerim, yalnız şu üstünü başını bir değiştirip düzeltelim, sonra tanıştırayım” dedi.

    Deli Kamil ise, “Beni tanıyacaksa, beğenecekse böyle tanısın, böyle beğensin” dedi. Arkadaşı Serkan ise, “Olur mu yahu? Olmaz böyle şey. Hadi ben gidiyorum, akşam yurtta görüşürüz” dedi. Serkan oradan ayrıldı ertesi günü Deli Kamil, okulda çizim yaparken Serkan, Deli Kamil’in yanına gelir, selam verir. “Kolay gelsin hemşerim, nasılsın? Akşam görüşemedik?” dedi. 

    Deli Kamil, sessizce çizim yapmaya devam ederken, Serkan olan biteni anlamaya çalışır. Kamil’in elindeki kaleme dikkatle bakan Serkan, Kamil’in ellerinin titremeye başladığını fark eder. Kalem, kâğıt üzerinde anlamsız zikzaklar çizer.

    Aniden ayağa fırlayan Deli Kamil, elindeki çizim kalemiyle Serkan’a saldırmaya başlar. Şaşkına dönen Serkan, kendini savunmaya çalışırken, etraftakiler zorlukla onu Kamil’in elinden kurtarır. Kendine geldiğinde Serkan, “Lanet olsun, ne yaparsa yapsın. Bu deli adamla ben niye uğraşıyorum ki?” diye söylenir. Göğsünde kalem iziyle kalan Serkan, bu olaydan sonra Deli Kamil’in adının her yerde anılmasına tanık olur. Artık tüm yurt ve okul çevresi onu “Deli Kamil” olarak tanır.

    Ertesi gün yurtta dolaşırken, arkadaşları Serkan’a, Deli Kamil’in odasının dışındaki duvara bir ilan astığını söyler. Merakla ilanı inceleyen Serkan, “Dövülecek Kişilerin İsimleri” başlıklı bir liste bulur; listenin en başında kendi adını görür.     Gece boyunca endişeyle uyuyamayan diğer isim sahipleri, ertesi gün toplanıp Deli Kamil’i dövmeye karar verirler. Kamil, haberi alır almaz yurdu terk eder ve bir hafta boyunca ortadan kaybolur. Bir haftanın ardından, Deli Kamil sanki hiçbir şey yaşanmamış gibi yurda geri döner. Etrafını dikkatle süzer, yurtta neler olup bittiğini anlamaya çalışır. Ancak, geçmişteki eylemlerinin gölgesi hala üzerindedir.

Kamil’in takıntılı tutumu ve tehditkâr lafları, okul bahçesinde hoşlandığı kızın sabrını taşırır. “Ya benim olacaksın, ya da toprağın olacaksın” diye ısrar eden Deli Kamil’e, kız keskin bir dille karşılık verir: “Sen çok siyah beyaz Yeşilçam filmleri izliyorsun galiba, yürü git başımdan manyak mısın?” der Polis ifadesi sonuçsuz kalınca, kızın sinirleri iyice bozulur. Deli Kamil’le başa çıkamayacağını anlayan kız, ailesini İstanbul’a çağırır. Durumu ailesine anlatır ve onlar da bir karar verirler. Ancak, onların aldığı karar, hukukun dışında bir yol olur. Deli Kamil, tenha bir yerde sopalarla dövülür ve komaya girer. “Hukuk yolunu seçiniz” diye bir uyarı çınlamalıdır bu noktada.

    Üç gün boyunca hareketsiz yatan Deli Kamil, yurtta arkadaşlarının yardımıyla hayata tutunur. Onlar onu tuvalete götürür, yemek verirler ve bir hafta sonra Deli Kamil, iyileşir. Bu olaydan sonra, kızı rahatsız etmeyi bırakır ve hayatına sessiz sakin devam eder.

    Bir gün, okulun hemen altındaki yolda bir ağaca ilan asar. Karton üzerinde şunlar yazılıdır: “Ben parasızlıktan okuya- mıyorrum, destekleyici arıyorum. Müşkül durumdayım, benim okumam için destek veren kişiye, on yıl çalışacağıma şerefim üzerine söz veriyorum.” Adres: Abdi İpekçi Öğrenci Yurdu “Adım, Adanalı Kamil.”

    İlanın altında bağdaş kurup oturan Kamil, sigarasını içerken, oradan geçenlerin garip bakışlarına maruz kalır. Deli Kamil’i tanıyanlar, “Bu kadarına da pes doğrusu, bu adam bir zırdeli” derler. Yıllar geçer, Kamil garip davranışlarına devam eder. Hocalara ters davranır, notlarındaki eksik puanlar için tartışır. Hocalar, onunla uğraşmak istemez ve notlarını düzeltirler. Okulun dekanı ise, “Aman bu adamı sınıfta bırakmayın, okulu bitirip gitsin buradan” der.

    Okul tatil sezonlarında memleketine gitmeyen Deli Kamil, İstanbul’da sebze halinde hamallık gibi işlerde çalışarak hayatını sürdürür.

Bazı günler ise borsa ile uğraşıyor. Yemek saatlerinde meyve ve sebzeye para vermiyor. Öğlen yemeklerinde yarım kilo helva, iki ekmek, bir buçuk litre su ile karnını doyuruyor. Halde yatıp, kalkıyordu. Deli Kamil’in bilinmeyen bir yanı da borsadan çok iyi anlamasıdır. Tüm parasını borsaya yatırıyor, tatil günlerinde bile bir yandan çalışıyor bir yandan da hisse kâğıtları alıyordu. Hangi kâğıt düştü, hangi kâğıt yükseldi dikkatle izliyor ve takip ediyordu.

    Bir keresinde Serkan’la sohbet ederken Deli Kamil şöyle söylüyordu: “Bu hisse kâğıtlarını çoğaltacağım ve okuldan mezun olduktan sonra da satacağım.” Bu konuşmalardan dolayı artık herkes Deli Kamil hakkında meraklanmaya başlamıştı. Arkadaşları Serkan’a sorarak onun hakkında bilgi almaya çalışıyorlardı ve bazı hocalar bile borsa hisselerini sormaktan çekinmiyordu.
  

    Deli Kamil son sınıfa gelmişti ve herkes bu konuda onunla ilgili bilgi toplamak istiyordu. Bir gün okul dekanının aramasına şahit oldu Serkan. Dekanın Deli Kamil hakkında sorular sorması Serkan’ın büyük bir şaşkınlık yaşamasına neden oldu çünkü hiç aklına gelmezdi böyle bir durum.

   Ertesi gün 3 Nisan Cumartesi idi ve güneşli bir havada öğrenciler yurdun giriş kapısı etrafında sohbet ediyordu. Yurdun öğrencileri Deli Kamil’i gördüler ve onu merakla izlemeye başladılar ama Deli Kamil bundan habersizdi. Birden oturduğu yerden ayağa kalkarak sinsi bir şekilde avını yakalamak için ileri doğru eğildi.

   Deli Kamil’in bu garip hareketini gören öğrenciler çok şaşırdıkları için sessizce izlemeye başladılar. Yavaşça ilerleyerek park halindeki aracın tavanında üst üste çiftleşmekte olan iki kediyi gördü; erkek olanının yumurtalarına işaret parmağıyla hafifçe dokundurdu, “bir nevi fiske yaparak.” Bazen sineklere yaparız ya o tarzda düşünün.

 Erkek kedinin canının acısıyla beraber altındaki dişiye tırnaklarını geçirdikten sonra ikisi de otomobilin üzerinden aynı anda ciyak ciyak bağırmalar eşliğinde düştüler. Erkek kedi Deli Kamil’e saldırarak üzerine atladığında Deli Kamil neye uğradığını şaşırmıştır ama kendisini savunmaya çalışmak için mücadele etmeye de devam ederken kaçmaya da başlamıştır. Kedi ise hala peşinden koşturmaktadır.

    Olayı izleyen öğrenciler kahkahalara boğulurken, bazıları da gülmekten gözyaşlarına hâkim olamaz, birbirlerine anlatarak uzun süre gülerler.

    Deli Kamil okul yıllarından itibaren renkli ve ilginç duyulmamış, konuşulmamış olan konularla  doludur. Eğitim hayatı boyunca ve sonrasında toplum içindeki yerini bulması, ailesi ve çevresi tarafından büyük takdir toplar. Memleketine dönüşü ve sonrasında yaşadıkları, kişisel gelişim ve toplumsal kabulün güzel bir örneğini sergiler.

   Deli Kamil, dört gömlek, bir bot ve iki kot pantolonla üniversiteden mezun olur ve Adana Toprakkale’ye döner. Tren istasyonunda ailesi, komşuları ve arkadaşları tarafından krallar gibi karşılanır. İnsanlar, “Vay be, deli meli derlerdi ama adam İstanbul’da üniversite okuyup mezun oldu. Saygı duymak lazım” derler.

    Evi ziyaretçi akınına uğrayan Deli Kamil, zamanla çiftçiliğe geri döner. Bedelli olarak kısa süreli askerlik yaptıktan sonra memleketine dönüp şeftali ve portakal bahçeleriyle ilgilenmeye başlar. Bir süre sonra ailesi onu evlendirmek ister, ancak bu durum Deli Kamil’i mutsuz eder.

    Ailesinin tanıştırdığı Karaisalı Çatalan’dan güzel kız, Deli Kamil’in annesi Ayşegül tarafından “Oğlum iyi düşün, istersen bir gör. Çok güzel, Atatürkçü ve Müslüman bir kız. Hem hak-hukuku var, hani eski insanların dediği gibi. Uzun boylu, siyah saçlı, ela gözlü, tam bize göre bir kız,” diye tarif edilir.

   Deli Kamil’in annesi Ayşegül, evlilik konusunda ısrarcıdır.   Oğlunun mutluluğunu düşünerek, çantasından bir fotoğraf çıkarır ve ona gösterir.

    “Bak oğlum, bu has kız, iyi kız. Huyu suyu yerinde, güzelliği dillere destan” diye tekrarlar ve kızı övmeye devam eder. Annesi fotoğrafı çantasından çıkarır ve gösterir.

Deli Kamil, fotoğrafa yalnızca bir köşeden, şüpheyle bakar. Gözleri, tanıdık bir yüz arar gibi fotoğrafın üzerinde dolaşır. Emin olmak için bir kez daha bakar ve gerçeği fark eder. Bu, yıllar önce kendi çektiği Neslihan’ın resmidir. İçinden, “Bu kız gerçekten Neslihan” diye geçirir ve geçmişin hatıralarıyla dolu derin bir düşünceye dalar.

    Deli Kamil’in hikâyesi, geçmişle hesaplaşma ve geleceğe dair kararlar alma noktasında bir kırılma yaşar. Annesinin ısrarına rağmen, Deli Kamil evlilik düşüncesine sıcak bakmaz. Neslihan’ın resmiyle karşılaşması, onun için beklenmedik bir sürpriz olur ve geçmişteki anıları canlandırır. Bu, Deli Kamil için, hayatının akışını değiştirebilecek önemli bir andır.

     Kamil, lise yıllarında Adana’da Atatürk parkında, Neslihan’a söylediği aşk sözcükleri ve çektiği resimler aklına gelir.

    Kamil, Neslihan’a şöyle diyordu: “Neslihan, gözlerime baktığında inan hissediyorum şu kalbimin atışlarını.”

    Neslihan: “Gerçekten mi?” diye cevap verir.

    Kamil: “Neslihan, güzel mi güzel, şu iki dudağının arasından çıkan sözler var ya, inan ki hayata bağlıyor beni.”

    Neslihan: “Bugün şairliğin mi tuttu senin” der.

    Kamil: “Neslihan, sen güldüğünde bu parkta tüm çiçeklerin açtığını hissediyorum.”

    Neslihan: “Valla atıyorsun, Kamil. İzmir’in dağlarında çiçekler açar, bu vatan aşkı, sürekli kalbimde atar, hadi desen, bir şey demeyeceğim” der.

    Kamil: “Neslihan, tamam tamam, sen gülünce Türkiye’de çiçekler açar, mis gibi kokusunu dünyaya yayar, altın güneş ordu sırmalar saçar. Şimdi oldu mu?” der.

     Deli Kamil, yıllar önce Neslihan için, bu güzel duygu yüklü cümleleri söylemişti Adana Atatürk parkında. Aradan beş yıl geçmişti, bu süre içerisinde, birbiriyle hiç görüşmemişlerdi.

     Deli Kamil, kendisine geldiğinde: “Ver bakayım” der annesine, resme bakar bakar “bu kız kim?” diye sorar.

     Annesi: “Oğlum ben sana söylemiştim, huyu suyu güzel, çiftçi kızı, aile kızı, hem malda mülkte gözü olmayan bir kız bu.”

    Deli Kamil: “Anne, bu kızın adı ne?” der.

    Annesi: “Neslihan, oğlum” der.  

   Bu kız; yıllar önce izini kaybettiği, Adana Yüzevler Lisesinde beraber okuduğu arkadaşı, sevdiği ve unutamadığı kız Neslihan’dı.

   Deli Kamil, annesi Ayşegül’e, “tamam bu kız olur nerede oturuyorsa hemen gidelim isteyelim” der. Annemin ısrarı kendi gençliğine çok benzediği için mi? Düşüncesi geliyor insanın aklına. “Hadi bakalım hayırlısı” diyordu, Deli Kamil.

    Neslihan, Deli Kamil’in annesi Ayşegül’ün gençliğine evet çok benziyordu. Küt saçlarıyla, uzun boylu ve kahverengi gözleriyle Karaisalı Çatalanlı güzel bir kızdı.

    Annesi Ayşegül: “Allah Allah!” der, bakar bakar oğluna. “Peki, pazar günü gidelim istemeye” der. Günlerden Çarşamba olduğu için, Deli Kamil: “Hayır ben 4 gün bekleyemem” der. Annesi Deli Kamil’in birden fikrinin değiştirmesine şaşırır kalır bir anlam veremez. Sonradan da “ben bu çocuğu gerçekten deli mi doğurdum acaba, anlamadım gitti” der. Hazırlıklar yapılır ertesi günü, Karaisalı Çatalan Nahiyesine Neslihan’ı istemeye giderler.

     Neslihan’ı o yörenin geleneklerine, göreneklerine göre ailesinden, Allah’ın emriyle isterler. Neslihan, Deli Kamil’i gördüğünde “hayal mi görüyorum acaba Allah, Allah!” Der. Mutfakta trafik baya yoğundur. Neslihan şaşar gördükleri karşısında iki ayağı bir pabuca girer. Yine de kahveleri pişirir bir tepsiye koyarak misafirle tek tek, en büyükten en küçüğe doğru sıra ile dağıtır. Mutfağa hemen alelacele gider “çok tuhaf” der.

    Nedeni ise, Deli Kamil, Neslihan kahveleri dağıtırken tepsi tutan parmaklarının arasına minik bir not iliştirmişti. Neslihan hemen acelece okur. Notta şu yazıyordur. “İnan ki, yeminle seni hiç unutmadım.” Neslihan rüya âleminde yaşıyor gibidir. Çünkü Neslihan da Deli Kamil’i unutmamış, kalbinin bir köşesinde bir şeyler kalmıştı ama kızgındı. Şimdiye kadar hiç arayıp sormadığı için.

   Neslihan, uzun yıllardır görüşmediği arkadaşının ansızın kendini istemeye gelmesi karşısında şaşkınlıkla sevinçli bir karışım yaşadı. Her şeye rağmen, Kamil’in onu bulması ve istemeye gelmesi onun için önemliydi. Ama Neslihan, yine de kendi kendine “yahu bu adam en azından beni arayabilirdi, sorabilirdi ya da Çatalan’ı biliyor gelebilirdi” dese de olanlardan çok mutlu olmuştu.

   Neslihan’ın her şey filim şeridi gibi gözünün önünden geçip gidiyordu. Diğer yanda, yangından mal kaçırır gibi Kamil’in ailesine baskı sonucu, iki aile uzun uzun konuşurlar, Neslihan’ı isterler. “Allah’ın emri, Peygamberin kavli ile oğlumuz Kamile kızınız Neslihan’ı istiyoruz” derler. Neslihan ise, her zaman kinden çok daha fazla keyifliydi.

    Neslihan’a annesi mutfakta damat adayı ve evliliği hakkında fikirlerini sorar. Neslihan, uzun boylu dinlemeden hemen cevabını verir. Neslihan’ın aklına yıllar önce liseye

giderken, arkadaşı Deli Kamil’in her gün karakuş tatlısı aldığını hatırlar ve annesine: “Evet anne, istiyorum” der. 

    “Pazar günü gelsinler, tatlımızı yiyelim, yüzükleri takalım.” Neslihan’ın ailesi, tüm bu hızlı gelişmelerin karşısında şaşırır kalır. Kız evi naz evinden çıkar, eh, artık, Neslihan da isteyince, hayırlısı olsun derler. 

   Deli Kamil ve ailesi çok mutlu olur. Tekrar Toprakkale’ye evlerine dönerler. Ertesi günü Deli Kamil tüm akraba ve

mahalle sakinlerini yemeğe davet eder. Tepsi tepsi baklavalarla, bir tane kuzu keserek pilav ve salatalar eşliğinde mangal keyfi yapılır. 

   Aradan gecen zaman içinde, Deli Kamil her hafta motosikleti ile Çatalan’a Neslihan’ı görmeye gider. Bazı Pazar günleri ise Neslihan ile Adana’ya gidiyor: Sabahtan akşama kadar Adana’yı geziyorlar. Eski baraj, Atatürk parkı ve kebapçılar da vakit geçirirlerdi.

   Deli Kamil: “Neslihan Adana’da en iyi kebap tablada yenir, bunu biliyor musun?” Dedi. Neslihan: “Adana’ya geldiğimizde bazen birlikte kebapçıya gidiyoruz.” diye cevapladılar. Yemek yedikten sonra tekrar minibüsüne binip Neslihan’ı evine bıraktı. Deli Kamil Akşam saat 08’de motorsikletine atlayarak yola çıkarak kestirme bir yol olan baraj yolundan kullanarak saat 09’da Toprakkale’ye evine varmış olur.

    Bir başka bir Pazar gününde Adana’da alışveriş yakarken düğün salonuna da uğradıklarında tesadüfen bir gelinlik gördüler. Neslihan hemen gelinlikçiden bir resim çekilmesini rica etti. Gelinlikçi de kabul ederek resimlerini çektirdiler. Bu durumdan çok mutlu olan Neslihan ve Deli Kamil gezintilerine devam ederek gelecekleri hakkında konuşmaya başladılar.

    Üç ay sonra iki aile düğün tarihi için anlaşırlar ve davetiyeler basılıp akrabalara ve dostlara dağıtıldı. Düğün günü yaklaştığında masalar ve sandalyeler bahçede düzenlendi. Düğün yemeği için koyunlar ve tavuklar kesilip hazırlandı. Büyük kazanlarda pilav ve et yemekleri pişirildi. Ayrıca bahçede müzik orkestrası kuruldu. İki davul iki zurna ayrıca bahçeye de müzik orkestrası kurulur. Çay ve kahveler sürekli olarak ikram edilir.        Çukurova düğünlerinde genelde misafirler, ev bahçelerinde yer alırken, yaşlı kadınlar veya çocuklar ise evin içerisinde otururlar. Çukurova bölgesinde düğünler gerçekten de çok renkli ve neşeli geçer.

    Özellikle halay dansı, bu coğrafyanın kültüründe çok önemli bir yer tutar. Genç erkekler, kızlar ve kadınlar doyasıya halay çekerler, müzik eşliğinde coşkulu anlar yaşanır. Ayrıca Adana’nın kendine özgü adetleri ve gelenekleri de düğünlerde kendini gösterir, bu da bu törenleri daha da özel kılar.

    Çukurova düğünlerinde genelde, akşam dışarıda ateş yakılır. Ateşin etrafında halaylar çekilir, çaylar ve kafeler içilir. Yine Çukurova’nın düğünlerinde genelde, yüksük çorbası,

ekşili köfte, salata ve etli pilav yemeklerden oluşan bir düğün yemeği menüsüne sahiptir. Düğünde erkek tarafı Pazar günü, bir otobüs, bir kamyon ve arabalarla öylen vakitti Karaisalı, Çatalan’a giderler. Gelin evinde davul, zurnan eşliğinde halaylar çekilir. Tüm çeyizlerine önceden kırmızı kurdeleler bağlanarak yorganları, yastıkları, mutfak eşyaları olsun bir kamyona yüklenir. Gelini evinden aldıktan sonra şarkılar eşliğinde yola çıkarlar ve Toprakkale’ye, damadın evine gelirler.

   Çukurova yöresindeki düğünlerde takı merasimi önemli bir gelenektir. İlk olarak damadın ve gelinin akrabaları, yakınları ve arkadaşları takılarını takarlar. Düğünlerde en son takıyı genellikle damat takar.

   Takı takma sırası Deli Kamil’e geldiğinde, Neslihan’a beşi bir yerde, on tane Adana burması bilezik ve kordon bir zincir taktı.

   Deli Kamil’in borsada zengin olduğu ve bankalarda büyük miktarda dolar hesabı bulundurduğu, ancak bunu herkesten gizlediği anlatılıyor.

   Düğünün hareketliliği sürerken, Neslihan’ın teyzesi de Toprakkale’den düğüne katılmak için gelmiş. Bir gece Deli Kamil’in evinde konuk olarak kalacak olması merak konusu. Düğün saat üçte sona eriyor ve davetliler gelin ve damadı tebrik ettikten sonra evlerine dönüyorlar.

   Evet, Deli Kamil ve Neslihan, muratlarına erdikten sonra yeni hayatlarına başladılar. Genellikle geleneklere uygun olarak düğünden bir hafta sonra akrabalarını ziyaret etmeye başladılar.

    Her bir akrabasının evine giderek düğüne katılımları ve gösterdikleri ilgi için teşekkür ettiler ve büyüklerinin ellerini öptüler. Bu ziyaretler genellikle bir hafta sürer. Adana’da bu gelenek hala devam etmekte ve Anadolu’nun pek çok yerinde kaybolmuş olsa da, burada geleneklerin son kalesi olarak yaşatılmaktadır. Anadolu, nezaketi, hürmeti, görgüsü ve adetleriyle dolu bir bölge olup, gelenek ve görenekleriyle derin bir kültüre sahiptir.

    Deli Kamil, zaman buldukça motosikletiyle Ceyhan’da sazan avlamak için Pazar günlerini değerlendiriyor. Ceyhan mezbahanın yanındaki parkın aşağısında, balık tutmak için gerekli tüm malzemeleri hazırlıyor. Balık yemi olarak, nehrin kıyısında nemli toprağı kazıp, kessen böceklerini topluyor ve bir kutuya yerleştiriyor. Misinasını bir ağaca sıkıca bağladıktan sonra, bir böceği ustalıkla oltaya takıyor ve “rasgele” diyerek oltayı suya bırakıyor. Katlanabilir sandalyesine oturup beklemeye koyuluyor.

    On dakika bile geçmeden, oltanın ipi titremeye başlıyor. Oltayı çekmeye başladığında, “aman Allah’ım” diye haykırıyor. Gözlerine inanamıyor. “Allah, Allah, bu balık misinayı koparacak” diye söyleniyor. Hemen motosikletin heybesinden bıçağını alıp suya atlıyor ve büyük bir mücadele sonucunda yaklaşık 35 kg ağırlığında, “sekiz bıyık” bir sazanı kıyıya çekiyor. Balığı temizleyip parçalara ayırıyor ve poşetleyerek motosikletin heybesine yerleştiriyor. Eve döndüğünde, Neslihan onu karşılıyor ve balıkları taşımada yardımcı oluyor.

Neslihan, “Aman Allah’ım, bu ne böyle Kamil?” diye şaşkın- lığını dile getiriyor.

    Deli Kamil, “Vallahi Neslihan, bu balığı çıkarmak için çok uğraştım, bayağı zorladı beni” diye cevap veriyor. Neslihan, balıkları kuşbaşı doğrayıp tuz, karabiber, acı pul biber, toz biber, biber salçası ve zeytinyağı ile iyice harmanladıktan sonra şişlere diziyor. Deli Kamil ise mangalı yakıp közlerini hazırlıyor. “Balıkları getirir misin? Mangal hazır” diye sesleniyor. Neslihan, “Tamam Kamil, hemen getiriyorum” diye yanıtlıyor.

    Balıklar, nar gibi kızararak nefis bir şekilde pişer; tabaktaki soğanlar birkaç parçaya bölündükten sonra, önceden hazırlanmış yufka ve ince sulanmış ekmekle, komşularıyla birlikte keyifle yenir. Deli Kamil’in, Toprakkale’deki annesinden ve babasından kalan, dedesinin miras ettiği Şeftali Bahçesi’nde, iki katlı bir ev yapma hayali, öğrencilik yıllarından beri kafasında şekillenmiştir. İstanbul Teknik Üniversitesi’ni bitirdikten sonra, ilk olarak hayalini kurduğu evi çizme kararı alır. “Azmin elinden hiçbir şey kurtulmaz” diyerek, bu hayalini gerçeğe dönüştürme kararlılığını gösterir.

   Evin planını çizdiği günlerde, asma altında karısı Neslihan’ın pişirdiği köpüklü kahveyi içerken, bir yandan da sarma sigarasını içerek bu önemli projeye son halini verir. Tüm bu süreç, Kamil’in azminin, kararlılığının ve yaşamını şekillendiren değerlerin bir yansımasıdır.

Bir hafta sonra, Erzin çarşısı, büyük çınar araltında Atatürk heykelinin önünde işçi meydanından dört güçlü işçi, kazma ve kürekleriyle Toprakkale’ye gelir. Evin temeline başlamadan önce, Deli Kamil bir tane kurban keser.

   Çünkü parası vardır; borsadaki lotlar tavan yapmış, dolara çevirmiş ve dolarda dört kat yükselmişti. Deli Kamil, zengin olmuştu, fakat bu zenginliğini kimse bilmemektedir. Uzun bir cabanın ardından, nihayet iki katlı ev tamamlanır ve Deli Kamil ile Neslihan yeni evlerine yerleşirler. 

   Deli Kamil, “Oh be, sonunda bitirdik çok şükür” der.

    Neslihan: “İşçilerin yemekleri, çayları, kahveleri için çok uğraştık, ama doğrusu değdi, şükürler olsun” der.

    Neslihan ise, “işçilerin yemekleri, çayları, kahveleri için çok uğraştık ama doğrusu değdi, şükürler olsun” diye cevaplar. Neslihan balkonunda, “Şöyle karşılıklı bir kahve içelim mi? Önümüzde masmavi Akdeniz, arkamızda ise sonsuz orman manzarası… Yeni evimizde” der. Neslihan, “Benim de kalbimden aynı şeyler geçiyordu” diye yanıtlar ve önceden hazırladığı kahveleri sunar. “Buyurun, Kamil Bey, kahveniz efendim” der.

    Neslihan ile Kamil, balkonda kahvelerini yudumlarken, birbirinin gözlerine bakarak, içlerindeki huzuru ve mutluluğu hissediyolardı.

    Ayşegül, sık sık Erzin Belediyesi’nin inşa ettiği Yoncadüzü Parkı’na sık sık gidiyordu. Parkta, İnanır Sönmez Ergüler’in heykelinin yanındaki bankta oturur, çayını ya da kahvesini yudumlarken geçmişin güzel günlerini hüzünle anıyordu.

    Sevgili okuyucularım, İnanır ve Ayşegül’ün Hikâyesi, “Ayşegül’ün İki Yüzü” Resimli Roman’ının sayfalarında devam edecek. Deli Kamil, mafya babası Gavur Ali ve Neslihan’ının maceraları da bu hikayenin içinde yer alacak. Ancak, bu hikâyenin devamını ilerideki yıllarda yazmayı planlıyoruz ve birlikte yeni bölümleri merakla okuyacağız. Şu an için hikâye sona ermiş olsa da, İnanır ve Ayşegül’ün gelecekteki serüvenlerini hayal etmek, siz sevgili okuyucularımızın yaratıcı fikirlerine kalmış. Belki de onlar, İstanbul’un renkli sokaklarında yeni dostluklar kuracak, zorlukların üstesinden gelecek ve hayallerini gerçekleştirecekler. Bir sonraki buluşmamızda, İnanır ve Ayşegül’ün Hikayesi’nin yeni sayfalarını birlikte çevireceğiz. Şimdilik herkese hoşça kalın diyor ve hikâyenin ilham verdiği düşlerinizde kaybolmanızı diliyorum.

   Ayşegül’ün iki Yüzü isimli romanı, 15 yılı önce yazılmış ve resimleri, Brezilyalı Tarih Profesörü Iris Mendonca, tarafından resimli romanın karelerde yer almıştır. Mendonca, Türkiye’ye üç kez gelerek, Av. Ayşegül’ün Çukurova’da yaşanmış gerçek hikâyenin kahramanını detaylı bir şekilde yaşatarak, bu eşsiz öyküyü görsel olarak hayata geçirmiştir.

   Ayşegül’ün iki Yüzü, resimli romanı, Brezilya, Angola, Doğu Timor, Ekvator Ginesi, Gine-Bissau, Mozambik, Portekiz, Sao Tome, Principe ve Yeşil Burun Adaları gibi Portekizce konuşulan ülkeler ve adalarda yayınlanacaktır.

   TEŞEKKÜR YAZISI

   Bu eserimin ortaya çıkmasında katkı sağlayan, başta Cinius kitap yayınevi Zeynep Hanım olmak üzere, gazeteci MuraAyşegülün iki t Topcu’ya, Uluslararası Multi Global Dergisi’ne, Beşiktaş Çınar Gazetesi TV ve İstanbul A’dan Z’ye gazetesinin kıymetli köşe yazarlarına, sosyolog Erkan Ergüler’e, danışman Nükhet Özdal’a, Profesör Iris Mendonça’ya, filazof Ferit Çelgin’e ve burada ismini tek tek sayamadığım tüm kıymetli dostlarıma, takipçilerime ve okuyucularıma gönülden teşekkür ederim.

Ertan Yılmaz

 Ayşegül’ün İki Yüzü – Cinius Shop Ayşegül’ün İki Yüzü Romanı SİPARİŞİ için https://cinius.shop/product/aysegulun-iki-yuzu/ 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.